Dienstag, 26. März 2019

Kayıp bir Kürt ve Alevi aydını: Doğan Kılıç


Unutulmuş bir aydın portresi


Uzun zamandır Roja Newe gazetesini merak ediyordum, merakımın bir nedeni gazetenin muhtevası diğeri ise gazetenin sahibi olan Doğan Kılıç’tı. Elimde ona dair bölük pörçük bilgi ve belgeler bile onun döneminin etkin bir Kürt ve Alevi aydını hatta önderi olduğunu anlamama yetiyordu. Önemli olan bunları yan yana getirmekti. Nihayet Roja Newe gazetesine araştırmacı Mutlu Can sayesinde ulaşmamla birlikte ona dair araştırmalarımı biraz daha somutlaştırıp bir yazıya dökmek istedim.       
Bir dönemin en çok tanınan, bilinen isimlerinin bir süre sonra unutululduğuna dair çok örnekler var. Özellikle Kürtlerde bunun çok fazla olduğunu düşünüyorum, zira son yıllarda Kürt aydınlarının hayatını ve çalışmalarını yansıtan birçok eser yayımlandı. Doğan Kılıç’ın da unutulduğunu düşünüyor ve hatırlanması gerektiğine inanıyorum. Elbet onu bir yazıyla anlatmak mümkün değil fakat kısa bir girizgahla onu tarif etmeye çalışayım; 1958 yılında Erzincan savcılığına Dersim 38’de öldürülenler için şikayette bulunan, 1960 yılında Çin Edebiyat Antolojisi kitabını ve 1963 yılında Kürtçe- Türkçe olan Roja Newe gazetesini çıkaran, daha sonra ilk Alevi gazetesi olan 'Ehlibeyt Yolu’nun sahipliğini üstelenen,  Aleviler adına Süleyman Demirel’e telgraf çeken, Mele Mustafa Barzani ile görüşen 'ilk Türk gazeteci' sıfatına sahip, Kürt devleti kurmaktan tutuklanmış, Norveç vatandaşı olduktan sonra Türkiye’de tekrardan tutuklanmış ve tutuklanması Türkiye ile Norveç devletileri arasında ciddi bir krize neden olmuş çok yönlü Kürt ve Alevi bir aydın.

Aile efradının çoğu öldürülür
1927’de Erzincan’da doğan Doğan Kılıç’ın babası toprak sahibi ve önde gelen bir Kürt lideriydi. Babası, dedesi, amcası dahil aile efradının çoğunu 1938’de Dersim Soykırımı'nda kaybeden Kılıç ve ailenin geri kalanı Burdur’a sürülür. Çok genç yaşlarda Amerika’ya gider ve Amerika ordusunda askerlik de yapar. Toplamda Amerika’da 9 yıl kaldıktan sonra 1956 senesinde Türkiye’ye döner ve İstanbul Belediyesi İnformasyon Dairesi’nde çalışmaya başlar. Amerika’da yeni fikirlerle tanışan Doğan Kılıç, Türkiye’ye döndüğünde birçok açıdan ilklere imza atacak bir isim olur.

Dersim için hukuki yolları dener
Doğan Kılıç, Dersim 1938’de suç işleyenlerin açığa çıkartılması için hukuki yolları dener. 1957 yılında İstanbul’da savcılığa verdiği dilekçe ile 1938’de Erzincan köylerinden soru sualsiz pek çok vatandaşın kurşuna dizdirildiği ihbarında bulunur. Bu girişimi ile ilgili dönemim Cumhuriyet gazetesinde çıkan haber şöyledir:
“Doğan Kılıç adında bir şahıs, dün Savcılığa müracaatle, 1938 de Erzincan köylerinden soru sualsiz pek çok vatandaşın kurşuna dizdirildiği ihbarında bulundu.
Doğan Kılıç adlı bir şahıs, dün savcılığa müracaat ederek, 1938 senesinde Erzincanın köylerinde içlerinde akrabası da bulunan pek çok şahsın sebeb gösterilmeden kurşuna dizildiğini, zamanın jandarma komutanı ve mülkiye âmirleri hakkında zaman aşımına uğramadan derhal kovuşturulma açılmasını istemiştir.
Halen Fatihte oturmakta olan Doğan Kılıç müracaatinde, 1938 senesinin yaz aylarında Erzincana bağlı Mercan Sürbehan köyünde ikamet etmekte iken bir gün jandarmaların gelerek dedesi Kamber Delice ve amcası Seyid Ali Uygunu, yol yaptırılacağı bahanesile evden alıp götürdüklerini, aynı iddia ile köyden ve civar köyden pek çok kimsenin alınarak Mercan Deresi Boğazına götürülüp kurşuna dizildiklerini bildirmektedir. Muhbir iddiası sonunda, bu şahısların suçlarının açıklanmadığı gibi, yargılanmadan kurşuna dizildiklerini belirterek, önümüzdeki yaz aylarında zaman aşımına uğrayacak olan olayın müsebbiplerinden jandarma konutanı ve mülkiye âmirleri hakkında derhal kovuşturma yapılmasını istemektedir. Savcılık ihbarla ilgili kovuşturma açılması için, dün Erzincan savcılığına yıldırım telgrafı çekmiştir.” (26 Aralık 1957, Cumhuriyet)

İkinci kez dener
Bu girişiminden sonuç alamayan Doğan Kılıç bir yıl sonra yine İstanbul’dan Erzincan Savcılığı’na ihbarda bulunur. Bu kez kendisiyle beraber 4 Erzincanlı müşteki daha vardır. İkinci girişimle ilgili Cumhuriyet gazetesinde çıkan haberde şunlar belirtillir:
Dâvâcı ve muhbir Doğan Kılıç dün de Erzincan Savcılığına yeni bir ihbarda bulundu. Erzincan 1938 senesinde pek çok köylünün sebepsiz yere kurşuna dizildiği yolunda ihbar ile iddiayı şehrimiz savcılığı kanalı ile yapan Doğan Kılıç, dün de Erzincan Savcılığına gönderilmek üzere savcılığa bir ihbar dilekçesi vermiştir. Dâvacı ve muhbir Doğan, bu dilekçesinde, Erzincan Valisinin kovuşturmanın açılması üzerine köydeki mağdur ailelerine mânevi baskı yaptığını iddia etmekte ve hakkında bu yolda kovuşturma açılmasını istemektedir.
Aslen Erzincanlı olup, şehrimizin Fatih semtinde oturan Doğan Kılıç’ın 1938 senesinden babası ve tanıdıklarının sebebsiz kurşuna dizildiklerini 1957 senesi içinde ihbar ve iddiasından sonra, Erzincanlı diğer 4 muhbir de aynı şekilde başvurmuşlardır. Şehrimiz ilgili makamları iddia üzerine derhal gerekli işlemleri yamışlardır.” (7 Mayıs 1958, Cumhuriyet)

Çin Edebiyatı Antolojisi
1960 yılların başında İstanbul’da basın ve sanat dünyasında görünür olmaya başlar. 1960 yılında İngilizceden çevirterek hazırladığı Çin Edebiyatı Antolojisi’ni yayımlar. Kitabın girişinde şöyle bir açıklama yapar. ''Bu kitabın çıkışına sebep olan eski reisicumhur Truman zamanındaki Birleşik Amerika Cumhuriyetleri Dışişleri Bakanı Mr. Burns ve Miss Wilma Smith’e, kitabın umumi durumu hakkında kıymetli fikirlerini istifadeli kılan Sayın Hayati Sencer’e, bir sürü yardımlarda bulunan eşim Nurhan Kılıç Şıhhasananlı’ya, desen, tanzim ve basılışta kıymetli fikirlerini ve yardımlarını esirgemeyen matbaacı Sayın Mehmet Sucuoğlu’na, cesaret verici muhterem teşviklerini esirgemeyen Sayın Zeynel Gündoğdu’ya hürmet ve teşekkürlerimi bildirmeyi borç bilirim.”  Bu kısa girişin altına da '6/1/1960, Erzincan' diye bir not düşmüş.1962’de yayın hayatına başlayan Barış Dünyası dergisine de yazar. (1)

Hawar ve Roja Newe
Ve 15 Mayıs 1963 yılında Kürt gazeteceliğinde önemli bir yeri olan ve ilk modern Kirmanckî
metinlerin yer aldığı Roja Newe gazetesiyle karşımıza çıkar. 15 Mayıs Kürtler ve Kürt yayıncılığı için önemli bir tarih. Zira Celadet Bedirxan 1932 yılında Şam’da o gün Hawar’ı yayımladı. Roja Newe’nin böyle bir günde çıkmasının tesadüf olacağını düşünmüyorum. Doğan Kılıç gibi Kürtçe üzerine çalışmış ve birkaç lisan birisinin bu tarihi bilinçli olarak tercih ettiğine inanıyorum.

Kürt devleti kurmak isteyen 13 kişi
Roja Newe’nin çıkmasının üzerinden henüz bir ay geçmişti ki Doğan Kılıç ve 12 kişi daha sonra 23’ler Tutuklanması diye anılacak davada tutuklanır. Dönemin İçişleri Bakanı Hıfzı Oğuz Bekata büyük bir zafer edasıyla 'Topraklarımızda bir Kürt devleti kurmak isteyen 13 kişi yakalandı' diye basına demeçler verir. (29 Haziran 1963, Cumhuriyet) Daha sonraki tutuklamalarla 23 kişiye ulaşacak olanlar için idam cezası istenir. Basına fotoğraflarıya beraber servis edilen ilk 13 kişiden biri olan Musa Anter, anılarında olayın iç yüzünü mizahi bir dille anlatır:
“Yine tutuklanmıştık. Tutuklanmamıza şu enteresan bahaneyi buldular. Abdulsettar Hamavendi adlı dolandırıcı, acayip bir adla Bağdat’a bir emlak bürosu açmış, sahte vesikalarla şunun bunun arsalarını satmış. Yaptığı işler anlaşılınca da, Suriye’ye kaçmış. Şeytani bir kültürü vardı. Kendisi aynı zamanda gazeteci, imam ve avukat! Yakalandığı zaman üzerinde Berzani ve Cemal Abdulnasır’la çekilmiş bir fotoğraf ''İhvanı Müslimin'' (Müslüman Kardeşler)'lerin bir mührü bulunmuştu. Resmi hüviyeti şuydu; El Hac Huseyn Mahammi Abdulsettar Hamavendi. Tabii, önem denirse, yanında ağzına kadar dolu yedi bavul eşya ve hatta televizyonla yakalanmıştı. Hapishaneye üç yerden karılarının çocuklarının resim ve mektupları geliyordu. Maşallah! Biri
Musul’da, biri Bağdat’ta, biri de Kahire’de üç karısı vardı. Yüz otuz kilo ağırlığındaydı. İşte bu adam televizyonunu Halep’e tamire götürürken, orada Nuri Dêrsimi’yi görüyor. Kendisini, Nuri Bey’e gazeteci olarak tanıtıyor. İstanbul’a gideceğini söylüyor. Nuri Bey de diyor ki, ''Mademki İstanbul’a gideceksin, orada gazeteci iki yeğenim var. Onları gör, sana yardımcı olurlar.'' Bunlardan biri ben, diğeri de Doğan Kılıç. Önce Doğan Kılıç’ı görüyor. Doğan Kılıç da Dêrsimli olduğu için, ''Doğru, Nuri Dêrsimi benim amcamdır. Sana gerekli yardımda bulunurum; Musa Anter’e de lüzum yok'' diyor. Doğan Kılıç, Hamavendi’ye ne istediğini soruyor. Hamavendi, Müslüman Kardeşler üyesi olduğunu, İsrail Başkonsolosu ile görüşüp kendisinden para, silah ve deniz botu vermelerini isteyeceğini söylüyor. Doğan ''İyi, konuşuruz da; yalnız benim için de listeye bir matbaa koy'' diyor. İsrail Konsolosuna telefon ediyorlar. Taşlık Gazinosu’nda randevulaşıyorlar. Meğer kendileri ile konuşanlar MİT’miş. Ertesi gün randevuya giderken ikisi de yakalanıyorlar. Üst ve eşyaları aranıyor. Benim adresim de üzerlerinde çıkıyor. Gazetelerde, Hamavendi’nin acayip kıyafetli resmi altında, ''Barzani’nin bana gönderdiği adam'' diye haber yer aldı.'' (2)

Nuri Dersimi’den mektup
Aslında 23’ler Tutuklanması Deng, Roja Newe gibi Kürtçe- Türkçe süreli yayınların çıktığı ve Güney Kürdistan’da Mele Mustafa Barzani öncülüğünde gelişen hareketin Kürt aydınları arasında milli bilinci güçlendirdiği bir dönemde, devletin olası Kürt aydınlanmasının önünü almak için kurduğu bir tezgahtı. Ard arda gelişen tesadüfler sonucu Doğan Kılıç tutuklanmanın baş aktörlerinden biri olur. 23’ler Tutuklanması’nın iddianamesinden anlıyoruz ki polis arama esnasında Doğan Kılıç ile Nuri Dersimi'nin birbirlerine gönderdiği mektuplara suç delili olarak el koyar. Nuri Dersimi Doğan Kılıç’a gönderdiği bir mektupta, iddianamede yer alan kısmıyla şöyle der: ''Zulüm payidar olamaz ve olmayacaktır. Şehitlerimizin ruhunu yâd edeceğimize emin olmalısınız. Milyonlarca kardeşlerimizin sinesinde şeref ateşi volkanlaşmıştır. İşte ben de bu gurbet ellerinde o şeref için yaşıyorum.'' Aynı iddianamede geçen şekliyle Doğan Kılıç’ın sorgu esnasında Barzani hareketine sempatisini gizlemediğini öğreniyoruz. (3)

İlk Alevi gazetesinin sahibi
Bir süre tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılan Doğan Kılıç bu kez Türkiye’de Alevilerin ilk gazetesi olan Ehlibeyt Yolu gazetesinin sahibliğini üstlenir. 1966’da yayına giren dergi, haftalık olarak basılmıştır. Dönemin Alevi baskılarını gündeme getirmiş ve gerici kesimlerin Alevilere yönelik görüş ve söylemlerini eleştiren yazılar bizzat Doğan Kılıç tarafından yazılmıştır. (4)

Demirel’e çekilen telgraf
Aleviler adına dönemin başbakanı Süleyman Demirel’e telgraf çeker. Cumhuriyet gazetesinin söz
konusu telgraf hakkında haberi şöyledir:
“İstanbul’da Alevilerin dün başbakan Süleyman Demirel’e çektikleri telgrafta, ''Biz Alevilere karşı bulunan Diyanet İşleri Reisi İbrahim Elmalı’yı azletmenize teşekkür ederiz.” denilmektedir.
250 bin Alevi adına ''Ehlibeyt Yolu'' gazetesi sahibi Doğan Kılıç Şeyhhasanlı tarafından çekilen telgraf şöyledir:
“Biz Alevilere karşı bulunan Diyanet İşleri Reisi İbrahim Elmalı’yı azletmenize teşekkür ederiz. Biz Aleviler bu kimseyle sonuna kadar mücadeleye kararlıydık. Hilâfetci, gerici, ırkçı zümrelerin hükümete yaptıkları baskıyı görüyoruz. Dirayetinizi kullanmanızı istiyoruz. Diyanet İşlerini cumhuriyetçi ve medeniyetçi ahkâma göre muhafaza etmenin tek çaresi bu teşkilâtta Alevilere yer vermekle olacaktır. Alevilik bu teşkilâtta temsil edilmezse eninde-sonunda hilâfetçiler buraya hâkim olacaklardır. Hürmetlerimizi sunarız.” (11 Ekim 1966, Cumhuriyet)

Devlet destekli ilk katliam provası
Ehlibeyt Yolu gazetesi öncülüğünde 1967 yılında Elbistan’da 'Ehlibeyt Gecesi' düzenlenir. Aşık Mahsuni Şerif, Kul Ahmet gibi halk ozanlarını katıldığı gecede Doğan Kılıç, Alevi yurttaşların sorunlarıyla ilgili bir konuşma yapar ve bu konuşma sonrasında gecede olaylar çıkar. Araştırmacı yazar Mehmet Bayrak’ın 'Dersim katliamından sonra Alevilere karşı yapılan devlet destekli ilk katliam provası' dediği olayı 3K’ya yani Kürt, Kızılbaş, Komünist olanlara karşı yapılan bir katliam girişimi olarak tanımlar.(5) Konuşmanın yapıldığı gecenin sonunda Doğan Kılıç gericiler tarafından linç edilmek istenir. Ertesi gün de Elbistan’da Alevilere karşı sürek avı başlar. Bu gecede yaptığı konuşmadan dolayı tutuklu yargılanan Kılıç daha sonra Mersin’de yapılan duruşma sonucu beraat eder.

Nihal Atsız hedef gösterir
Doğan Kılıç bu tarihlerde Irak ile Kürtler arasındaki savaşı Türkiye kamuoyuna anlatmak için Mele Mustafa Barzani ile görüşmek üzere Irak’a gider. Bu sebeble Doğan Kılıç Mele Mustafa Barzani ile görüşen 'ilk Türk gazeteci' ünvanına da sahiptir. Yeni Gazete’de 8-29 Mart 1967 tarihleri arasında yayınlanan yazı dizisi bazı çevreleri rahatsız eder. Kürtçülük konusunda 'sabıkalı' olan Doğan Kılıç’a Nihal Atsız Ötüken Dergisi’nin 45. sayısında, Eylül 1967’de kaleme aldığı bir yazı ile cevap verir. Yazısından Doğan Kılılç’ı hedefe koyan ve onu iyi tanıdığı anlaşılan Nihal Atsız yazı dizisi için ’Bu tefrika her bakımdan bir Kürtçülük propagandasıdır' der.

Bir Türk milliyetçisinin gözünden Doğan Kılıç
Doğan Kılıç ile ilgili en ilginç ve detaylı kaynak bir Türk milliyetçisi ve aynı zamanda Nihal Atsız’ın öğrencilerinden olan Altan Deliorman’ın kitabı. (6) Kitabında birçok Türkçü portreyi tanıtan Deliorman hiç isim vermeden ’Yedi Peçeli’ başlığıyla ayrıksı bir isimden yani Doğan Kılıç’tan bahseder. ''Büyük bir kabiliyet'', ''Erzincanlı bir genç'', ''Roja Neveci'' gibi sıfatlarla tanımladığı Kılıç'ın, ne denli ’bölücü, mezhepçi, komünist' biri olduğunu yazar. Yine Altan Deliorman’ın anlatımlarından Doğan Kılıç’ın Türkiye’de Alevilerin ilk siyasi deneyim olan Türkiye Birlik Partisi’nin kuruluşunda yer aldığını, o yıllarda Türkiye’de federatif bir sistemi savunduğunu ve daha başka birçok ayrıntıyı öğreniyoruz. 1982 yılında yazılmış bu birkaç sayfalık portre yazısı Türkçü ve devletçi bir bakış açısıyla yazılmış olmasına rağmen Doğan Kılıç’ın Kürtler ve Aleviler adına siyaset ve yayın dünyasında ne kadar aktif biri olduğunu anlamamıza yetiyor.

 

Türkiye Norveç ilişkileri kopma noktasına gelir
Bu fotoğraftaki Doğan Kılıç'ın başında peruk var. 

Türkiye’de kaldığı sürede yıllarca hapis yatan Doğan Kılıç, 1973’de ülkeyi terk eder. 12 Ocak 1974’da Norveç’te ikamet etmeye başlayan Kılıç 26 Ocak 1982’de Norveç vatandaşlığını alır. 3 Şubat 1984’te ise Alexander Bertelsen adıyla kendisine yeni bir Norveç pasaportu verilir.
Aldığı yeni isim ve pasaportla Türkiye’ye ailesini ziyaret gitmek isterken 16 Şubat 1984'te Ankara’da tutuklanır. Norveç’te iken Torstein Kongslien’le Kürtler ile ilgili hazırladıkları 'Kurderne, et folk i Midt-Østen' adındaki Norveçce kitaptan dolayı Türk Ceza Kanunu’nun 140. maddesi uyarınca yargılanır. Norveç vatandaşı olduğu için tutuklanması Norveç ve Türkiye arasında bir krize neden olur. Durumu sık sık Avrupa Konseyi ve Norveç Parlamentosu’nda gündeme gelen Doğan Kılıç’ın tutukluluğu Türkiye’yi zor durumda bırakır. Doğan Kılıç yazdığı kitaptan dolayı beş yıl hapse mahkum edilir. (13 Mart 1985, Milliyet) Türkiye’nin ''uzak dostumuz'' dediği Norveç ile krize dönüşen olayı 'tatlıya bağlamak' için Doğan Kılıç Türk vatandaşlığından çıkarılır ve 18 aylık tutukluluktan sonra Norveç’e dönmesine izin verilir. (18 Ağustos 1985, Milliyet)
Hatta Norveç İşçi Partisi üyesi parlamenterler Kılıç’ın tutuklanmasını ve Türkiye’de yaşanan diğer hak ihlallerini gerekçe göstererek, Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisi’nin 30 Haziran-3 Temmuz (1986) tarihleri arasında İstanbul’da yapılması planlanan yaz dönemi toplantısını boykot kararı alır. (26 Mayıs 1986, Milliyet)
Doğan Kılıç Norveç’e dönüşünden sonra yaşadıklarını Norveçce kalame aldığı 'Fange i Ankara' kitabında anlatır.
2004 yılında Norveç’te sessizce bu dünyadan terki diyar eyler ve orda gömülür.


İsim karmaşası
Doğan Kılıç 60’lı yıllarda isminin yanına aşiretinin ismini de ekler. Bu isimle Roja Newe’yi ve kitaplarını yayınlar. Fakat gazetelerde ve kitaplarda farklı biçimlerde yazılır;
Doğan Kılıç Şıhhasananlı (Çin edebiyat antolojisi kitabı)
Doğan Kılıç Şıhhesananlı (Roja Newe)
Doğan Kılıç Şehhesananlı (Deng sayı 2, 15 Mayıs 1963)
Doğan Kılıç Şeyhhasananlı (Barzani ve Mahabad Kürdistan Cumhuriyetinin kuruluşu kitabı)
Doğan Kılıç Şıhhesanlı,Şeyhhasanlı (Cumhuriyet)
Doğan Kılıç Şıhhasenanlı, Şıhesananlı, Seydişıhhasan (Milliyet)



Eserleri
Torstein Kongslien ile birlikte, ’Kurderne, et folk i Midt-Østen', Forlag Grøndahl og Dreyer, 1979
Fange i Ankara, Forlag Cappelen, 1986

 

İngilizceden çevirileri
Çin Edebiyat Antolojisi, Karlıova yayınları, İstanbul, 1960
Mc. Carus- Minorsky, Kürtlerin Menşei ve Kürt Dili İncelemeleri, Dersim Yayınevi, İstanbul, 1963
William Eagleton, Barzani ve Mahabad Kürdistan Cumhuriyetinin Kuruluşu, Yörük Matbaası, İstanbul, 1968

 

Kaynakça
(1) Malmîsanij&Mahmûd Lewendî, Li Kurdistana Bakur û li Tirkiyeyê Rojnamegeriya Kurdî-1908-1992, Öz-ge yayınları ikinci baskı, Ankara,1992
(2) Musa Anter, Hatıralarım, Aram yayınları üçüncü baskı, İstanbul, 2013
(3) Yaşar Kaya, Yirmiüç Kürt Aydını, Avesta yayınları üçüncü baskı, İstanbul, 2017
(4)Gülistan Elmacıoğlı, Alevi Medyası Üzerine Betimleyici Bir Analiz (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2016)
(5)Mehmet Bayrak, Alevi Katliamları, Öz-ge Yayınları, Ankara, 2011
(6) Altan Deliorman, Kırık Kanatlı Jöntürk, Bayrak Basım Yayın ikinci baskı,İstanbul, 2009

 

Bu yazı 26 Mart 2019 tarihinde Yeni Özgür Politika gazetesinde yayımlandı. Yazının gazetedeki halinde birçok tashih hatası vardı, burda olabildiğince arındırmaya çalıştım.

Samstag, 23. Februar 2019

‘Xêr û xweşî ji dinê nedî’

Herî zêde jinên Diyarbekirê ji Eyşa Şanê hez dikir


Di bîra mirov de ji zarokatiyê hin deng, bêhn, tehm an jî mekan dimînin û ger hin ji wan werin cem hev, dîmenekî zelal bi gewde dibe di hişê de mirov de, carinan jî parçe parçe ye, loma jî dîmen xumam in. Di jiyana min de jî dengek heye ku tevî mekan di bîra min de ji xwe re cihekî qewîn çêkiriye. Bi dengekî êcêbmayî û zîz, li ber derî ji diya min re digot: ‘Keçê, Eyşe Şan miriye’

Heta berî 20 salan jî li Diyarbekirê ez dibêjim qey kesek tinebû ku navê Eyşe Şanê nebihîstibû. Nexasim herî zêde jinên Diyarbekirê ji Eyşa Şanê hez dikir. Çendek berê min kitêba Kakşar Oremar ‘Prensesa bê tac û text- Eyşa Şan’ xwend. Pêre, min fêhm kir, derheqê Eyşe Şanê de min bi tiştekî nizaniye digel ku nav û dengê wê ji min re pirr nas jî bû. Kitêb bi otobiyografiya Eyşa Şanê dest pê dike ku wê bi xwe bi Tirkî nivîsiye. Jixwe, ev yek tenê bes e ji bo têgihîştina bîrewerî û dûrbîniya Eyşa Şanê. Destnivîsên Eyşa Şanê, rojnamevan Senem Guneşer tercumeyî Kurmancî kirine. Heta sala 1984’an behsa jiyana xwe kiriye, tê de jî tijî êş û elema jineke Kurd heye. Ew bi dilê xwe yê paqij ti carî bi mirazê xwe şa nebûye û hema hema di jiyana xwe de xweşî nedîtiye. Mirov dikare bêje yekane demên wê yên xweş ew çax in ku dema çûye Başûrê Kurdistanê. Ew li wir bi qedr û qîmetekî mezin hatiye pêşwazîkirin û timî bi minetdarî behsa wan rojan kiriye.

Em ji destnivîsên wê têdigihîjin ku wê li Entabê bi awayekî aktîv dest bi stranbêjiyê kiriye û li Stenbolê jî plak derxistine. Di kitêbê de mirov nizane bê ka Eyşe Şan di kîjan salê de çûye Stenbolê, lê di destnivîsên xwe de dibêje gava çûye Stenbolê keça wê Yasemîn heşt salî bûye. Eger em li gorî vê agahiyê bidin dûv texmînekê, naxwe ya ewil di 1963’yan ya jî di 1964’an de çûye Stenbolê. Li wir bi şirketên plakçêker Odeon, Edifon, Türküola, Silvana, Urfanın Sesi re xebitiye lê wan timî heqê wê xwariye, li ser pişta Eyşe Şanê xwe dewlemend kirine. Sala 1972’yan ew diçe Elmanyayê û li vir nêzî sê salan karkerî û stranbêjiyê dike. Piştî vegera xwe li Izmîrê di depoya postaxaneyeke de karekî peyde dike, jixwe ji vî karî jî teqawît dibe. Sê zarok jê re çêbûne lê keça wê Şehnaz li Entabê gava hê biçûk e, miriye. Bavê Yasemîn Şevket Turanê Dêrîkî ye. Eyşa Şan çaxê pê re zewicî 15 salî bûye û çûye ser hewiyê. Navê kurê wê jî Murat Kerse ye û bavê wî jî Ebdulrehman Kerse ye.


Ji kitêbê çend agahiyên balkêş;

  • Li gorî gotegotên xelkê, Eyşe Şan çaxê ciwan bûye ji Diyarbekir derketiye û nema hatiye wir. Ji ber fitne û heqeretên xelkê ji Diyarbekirê xeyîdiye. Lê ev agahî ne rast e. Pirr caran bi dizîka hatiye Diyarbekirê heta hevala wê Qedriye Xanim dibêje: ‘Mehek berî mirinê hate mala min û em bi hev re çûn nava bazarê.’ Her wiha li Diyarbekirê konser jî dane.

  • Yilmaz Guney xwestiye pê re filmekê li ser Mem û Zînê çêke bes Yilmaz Guney ketiye zindanê.

  • Eyşe Şan gava li Bexdayê ye, ew, Mihemed Arif Cizrawî û Îsa Berwarî bi hev re bandekê çêdikin. Ji Îsa Berwarî gazincan dike, ji ber ku wî bê destûra Eyşa Şanê kaset derxistiye û firotiye.   

  • Wê dema li gel Odefan plak çêdikirin, sazbendên wekî Orhan Gencebay û Arîf Sag jê re li sazê dane.

  • Ji keça xwe Yasemîn pirr gazincan dike heta di destnivîsên xwe de dibêje : ‘Ya Rebî, min rûmet dida diya xwe û min ji canê xwe bêtir jê hez dikir. Zarokên min çima li gel min wisa bêrûmet in?’ Keça wê Yasemîn sala 1987’an kasetekê derdixe (Gözümde tütüyorsun) lê di stranbêjiyê de bi ser nakeve.

  •  Çaxê ku rehmetiyê Şerafettîn Elçî li Tirkiyê wezîr bû, ji Eyşa Şanê re li Îzmîrê di depoya postaxeneyê de karekî peyde dike. Şerafettîn Elçî di dema wezirtiya xwe de Miradê Kinê jî li Sêrtê weke karmendê îmarê li wilayetê xistibû kar.

  •  Strana xwe Bavê Ferat ji bo rojnamevanê diyarbekirî Azîz Korkmaz çêkiriye. Azîz Korkmaz şefê buroya Diyarbekir a Hurriyetê bû û sala 1975’an de mir û sebeba mirina wî hê jî ne zelal e.

  •  Ji ber ku memûrtî dikir, û gelek kesan keda wê dixwar, ew demekê dev ji karê hunermendiyê berdide. Wan çaxan di nav milet de xebera ’Eyşe Şan miriye’ belav dibe.

  •  Rejîsorên Tirk stranên wê di filmên xwe de bi kar anîne. ‘Kara çarşafli gelin’ yek ji wan e.

  •  Xebera mirina wê piştî meheke di MED TV’yê de derdikeve. Lê kanala Can TV a Diyarbekir zûtir bi xebera mirina wê hesiyaye û belav kiriye.


Niha çi hîs dikin?

Di kitêbê de para herî xweş hevpeyvîna bi Qedriye Xanim re ye. Di wir de Qedriye Xanim ji xeynî hunermendiya Eyşe Şanê behsa hevaltî û dilsoziya wê jî dike. Qedrîye Xanim ji bo hevala xwe ya ezîz dibêje: ‘Eyşe Şanê çi xêr û xweşî ji dinê nedî.’

Para herî zêde mirov pê diêşe jî, civata wê ya NÇM a Izmîrê re ye. 19’ê Adara 1994’an ji bo şahiyeke NÇM Izmîrê ew tê vexwendin û li wir li ber milet hin kesan pê re civata xwe girê daye. Wexta mirov metna vê civatê dixwîne, pirr li ber dikeve û bi miameleya ku bi Eyşa Şanê re kirine, diêşe. Nizanim gelo niha beşdarên wê civatê gava li vîdeoya wê temaşe dikin yan jî teksta civata xwe dixwînin, çi hîs dikin?


Ji bo kitêbê çend rexne

Li ser jiyana wê tîna mirov bi nivîs û hevpeyvînên di kitêbê de naşike ango derheqê jiyana Eyşa Şanê de gelek xal kêm mane. Helbet ew xebata hêja destpêk e, siberojê hin lêkolînerên Kurd wê bi hûrgilî li ser jiyan û hunermandiya Eyşa Şanê kar bikin.

Digel ku stranên wê tevî notasyonên wan di kitêbê de hene, dîskografiyaya Eyşa Şanê tineye. Her wiha stranên wê di orta kitabê de hatine bicihkirin, li şûna wê li rûpelên dawî baya çêtir bû. Tevî ku çapa wê ya duduyê ye, di redaksiyona wê de şaşitî hene.


Ev nivîsa hanê 23´ê Sibata 2019´a di rojnameya Yeni Ozgur Politika de derçû.

Dienstag, 5. Februar 2019

Helbestkarê hub û nûjeniyê: Mîkaêlê Reşîd


Sê berhemên helbestkarekî ji nifşê duyem ê Kurdên Sovyeta berê, Mîkaêlê Reşîd ji weşanxaneya Belkîyê li Amedê derketin. Her çendî ew li nav Kurdên Sovyetê navekî eyan be jî ji ber ku helbestên wî bi latînî nehatibûn çapkirin, li Kurdistanê ew gelekî nedihate naskirin. Amadekarê pirtûkê Îbrahîm Bulak sedama vê yekê wiha rave dike: ”Mîkaêlê Reşîd delaliyê civata xwe bû lê bi tenê bû.”
Ew bi hevçaxên xwe Fêrîkê Ûsiv û Şikoyê Hesen re trioya helbesta Kurmancî bûye û bi helbesta xwe têhna şiîra Ewrûpî aniye nav helbesta Kurdî. Emerîkê Serdar ji bo wî dibêje, ‘ji mekteba şayîrtiyê derbaz bûbû’.
Amadekarê pirtûkê Îbrahîm Bulak, helbestvanekî di qubaleyên Kurdî de jibîrkirî li ser banê helbesta Kurmanciyê raxist. Êdî dora xwendevanên Kurdî ye ku vê biharê rêya xwe bi wî banî bixin.
Em bi Bulak re li ser jiyan û helbestvaniya Mîkaêlê Reşîd axivîn.

Mîkaêlê Reşîd kî ye?
Mîkaêlê Reşîd di sala 1925’an de, li paytexta Gurcistanê Tibilîsê li maleke Kurdên Êzîdî ji dayik bûye. Hê pirr biçûk e, bavê wî dimire û sêwî mezin dibe. Li gorî Emerîkê Serdar wî xwestiye bi keça Emînê Evdal re bizewice, lê daxwaza wî neçûye serî. Ew jî bi jineke Rûs re zewiciye, bavê du zarokan bûye. Di sala 1985’an de jî çûye rehmetê.
Lê gava em behsa helbestkar Mîkaêlê Reşîd bikin, ev hevpeyvîn wê têrî

behskirina wî neke. Lê dîsa jî bi kurtî be jî çend tiştan bibêjim. Nifşê duyem ê Kurdên Sovyetê, piştî salên 60´î dest bi nivîsandinê dike. Wî çaxî jî wan alfabeya kirîlî bi kar dianî loma jî bi pirranî nifşê duyem bi alfabeya kirîlî berhemên xwe nivîsandine. Di wan salan de di hêla helbestê de sê nav pêşeng in; Mîkaêlê Reşîd, Fêrîkê Ûsiv û Şikoyê Hesen. Li hin cihan tê gotin, Mîkaêlê Reşîd paşê fêrî Kurdî bûye, ev agahiyeke kêm e, ew ji ber ku li gundê Rûsan mezin bûye, neçûye mektebên Kurdî. Lê wî bi Kurdî dizanî. Lewma pêşî bi Rûsî, Ermenîkî xwe li nivîsandinê diceribîne. Lê ew aşiqê Kurmancî bûye, loma jî piştî mirina wî Çerkezê Reş di helbesteke xwe de ku diyarî wî kiribû, digot: ‘Min bişon bi kurmancî’
Heger em helbestên wî yên ji bo zarokan nehesibînin, di ser hev de 7 pirtûkên wî yên bi Kurmancî hene. Niha 3 jê bi latînî çap bûn.

Çima heta niha nehatiye nasîn?
Erê, heta niha zêde nedihat naskirin lê di nav Kurdên li welêt de. Di nav Kurdên Sovyetê de navekî pirr eyan e, helbestên wî hê jî li ser zimanan in. Ji bo vê pirsê em xweşik rave bikin, divê em behsa têkiliya du ekolên sereke yên wêjeya Kurmancî; Hawar û Riya Teze bikin.
Di navbera du ekolên edebiyata Kurmancî de, Hawar û Riya Teze, têkiliyeke birêkûpek tinebe jî hay ji hev nebûn. Bi qasî em dizanin têkiliya ewil bi rêya Hecîyê Cindî bi şandina çend nusheyên Riya Teze û çend kitêbên mekteban dest pê dike. Celadet di hejmara 8’an a Hawarê de cara ewil behsa Riya Tezê û weşanên din ên çapbûyî dike.
Salên 1940’î nivîskar û rewşenbîrên Kurd Wezîrê Nadîrî, Mehmedê Siloyê Bava jî li ser navê Sovyetê bi mebesta karên dîplomatîk diçin Kurdistanê, li wir jî nasînek çêdibe. Dîsa di van çaxan de nivîskarê Kurd û xwediyê romana ‘Pêşmerge’ Rehîm Qazî jî li Bakuyê ye.
Lê nasîn û pêwendiya edebî ya herî xurt bi saya serê kurdolog Qanatê Kurdo çêdibe. Tosinê Reşîd di nivîseke xwe de behs dike û dibêje ku sala 1955’an bi rêya Qanatê Kurdo çend şiîren Cegerxwîn gihîştine destê Kurdên Yekîtîya Sovyêta berê. Dîsa nameyên Emerîkê Serdar hene ku sala 1960’î ji Cegerxwîn re şandine. Şiîrên Cegerxwîn di warê şiûra neteweyî de tesîr li wan kiriye. Lê di warê edebî de mirov nikare eynî tiştî bêje, ango fikrên wî ecibandine lê nedane pey şairtiya wî. Têkiliyên siyasî yên Sovyetê bi dewletên din re jî kiriye ku li ser rewşa edebî ya Kurdan jî tesîr çêbe. Wekî mînak sala 1966’an eskerên Baesê li Sûriyeyê bi darbeyeke eskerî dibin desthilatdar, têkiliyên xwe bi Sovyetê re xurt dikin. Di eynî salê de çend şiîrên Reşîdê Kurd di Riya Teze de neşir dibin.
Dîsa divê mirov bi bîr bixe ku Qedrî Cemîlpaşa di kitêba xwe ya ‘Doza Kurdistan’ de ku çapa wê ya ewil Nîsana 1969’an belav bûye, navê gelek nivîskarên Kurdên Sovyetê dide. Yek ji wan navan jî Mîkaêlê Reşîd e. Heta wî çaxî haya wan ji hev hebû bes nekarîne berhemên hev bi dest bixin û çap bikin – ji xeynî romana Erebê Şemo Şivanê Kurmanca meseleya wê jî dirêj e. 
Lê têkiliyên bi rêkûpêk û berbiheve berî salên 1980´yî dest pê dikin. Li wir çend kovarên li Tirkiye û Ewrûpayê derçûne, bi roleke diyarker radibin. Wekî mînak di kovara Ozgurluk Yolu de (Sibat- Adar, 1978) çend şiîrên Eskerê Boyîk belav dibin, dîsa di Ronahî Hevra, Azadî, Roja Nû, Roja Welat, Tîrêj de derheqê nivîskarên Kurd ên Sovyêtê de nivîs, hevpeyvîn, şiîr, çîrok neşir dibin. Heta 1979’an kitebekê Eskerê Boyik bi Tirkî- Kurdî ji weşanên Ozgurluk Yolu çap dibe. Dîsa digel ku van pêlên dawî Fêrîkê Ûsiv li Bakur di nav xwendevanên Kurd de eyan bûbe jî, ew bi çavên serê xwe çapbûna kitêba xwe bi herfên latînî dibîne. Kitêbeke wî ya bi navê Hîveron bi herfên latînî sala 1993’yan li Stockhomê ronahiyê dibîne.
Paşê jixwe êdî li welêt jî pirtûkên nivîskarên Kurd ên Sovyetan çap dibin. Li ser meselê, berhemên Fêrîkê Ûsiv bi saya rehmetî Firîda Hecî Cewarî li Başûr û Bakur çap bûn. Wê bixwe tîpguheztina pirtûkên Fêrîk dikir û ew belav dikirin, her wiha kir ku berhemên Heciyê Cindî jî bi latînî çap bibin. Dîsa tevahiya pirtûkên Emerîkê Serdar bi kirîlî bûn, qîza wî Nûrê alî wî kir ji bo ji nû ve bi latînî çap bibin.
Lê Mîkaêlê Reşîd ku delaliyê civata xwe bû, bi tenê bû. Li pey wî ji malbatî wî kes tinebû ku berhemên wî ji nû ve biweşîne, her wiha têkilyeke wî ya siyasî û ferdî jî tinebû bi Kurdên li welêt û Ewrûpayê re. Mixabin, halê nivîskarên me werê ye, heger bê pişt bin, ji bîra me jî diçin.

Têkiliya wî bi nivîskarên derdora Riya Teze re çawa çêbûye û bi çi awayî ye ev têkilî?
Wek min gotî ew delaliyê civata xwe bûye. Nîvîskar û lêkolînerê Kurd Tosinê Reşîd ji bo helbestên wî dibêje: ‘Mikaêlê Reşîd form û teherên şiîra Ewrûpî anîn nav wêjeya Kurdî, çawan dibêjin ‘ew di kirasê kurdî de bi cîh kirin’
Nîvîkar û helbestvanê Kurd Eskerê Boyîk jî ji bo wî dibêje: ‘’Mîkaêlê Reşîd yek ji helbestvanên Kurdên Sovyeta berê yê herî navdar û xweyê berhemên giranbiha bû. Ew pêşengê helbesta nûjen a Kurdên Sovyetê bû. Wî gelek cûre û stîlên helbesta nûjen a cîhanî anî nava helbesta Kurdî. Di helbestên xwe de teknîka helbestvaniya nûjen carna bi zanistî tevî cûrên klasîk û zargotina gelêrî dikir û cûrenaverokeke nû ya xweşik dihûnand.’’
Nivîskar Emerîkê Serdar jî wiha qala helbestvaniya wî dike: ‘’Ew şayîr û merivekî usa bû, ku layîqe derheqa wî de hertim bê nivîsarê û bîranînê. Ew şayîrekî usa bû, ku mekteba şayîrtiyê derbaz bûbû, û ew yek nava afrandinê xwe de xwey dikir.’’
Piştî wan gotinan ez dibêm qey êdî ne hewcê ye ez tiştekî din bibêjim.

Çi cudayî di nava helbesta wî û ya hevçaxên wî de heye? Meyla wî bêhtir li ser çi ye?
Herçî ne xerîbê helbestên nivîskarên Riya Teze  ye, gava helbestên Mîkaêlê Reşîd bixwîne, wê bibîne ku ew bi şêwaza xwe ji şairên dîtir cuda ye. Çawa? 
Wî di Kurmancî de şêwaza helbesta çîrokî bi serketî ceribandiye. Di Kurdî de hostayê wê Şêrko Bêkes e. Heta Şêrko Bêkes ji bo pirtûka xwe ya Dal gotiye ‘çêruke şî’r’. Di Kurmancî de Mueyed Teyîb, Rojen Barnas û Edo Dêran jî ev şêwaz ceribandiye. Helbestên Mîkaêlê Reşîd Hekîm, Bal Lenîn, Dilê Kalê, mînakên baş in ji bo şêwaza helbestên çîrokî re.
Di helbestên wî de hest û ramanên neteweyî pirr xurt in. Digel ku wî Kurdistan hîç nedîtiye jî pirr behsa Kurdistanê û şervanên Kurd kiriye. Her wiha ew gavekê bi pêş ve çûye, behsa êşa dayika Ereb jî, zilma li ser reşikan jî kiriye bi dilê xwe yî nazik. Piştî mirina şairê navdar ê Azerî Semed Vurgun, helbest nivîsandiye. Helbestkarê nûjenî û hubê ye Mîkaêlê Reşîd.

Ji hin helbestên wî xuya ye ku haya wî ji rewşa Kurdistanê hebûye. Vê yekê xwe di helbesta wî de çawa daye der?
Erê wan çaxan li Iraqê şerê Kurdan û dewletê hebû ango ez behsa salên 60’î dikim. Wî di Riya Teze û radyodê tercûmanî dikir, xeberên li ser Kurdan jî wî tercûme dikirin. Jixwe di helbesta xwe ya ‘Ez tercimeçîme’ de dibêje:
‘’Ez tercime dikim/Xûn dimewice nava temara/Kurd hê şer’dikin/Bila şa nebe dilê neyara/Wê rojeke bê/Ça nûra sibê/Ezê tercimekim be’seke xêrê/Kurdistan dijî/Neyar çû gorê.’’

Mîkaêlê Reşîd bi 4 yan jî bi 5 zimanan zanîbûye û bi sê zimanan nivîsiye. Haya wî ji dinyayê jî ji Kurdistanê jî hebû. Ji bo Hîroşîma jî helbest nivisiye ji bo şervanên Kurdan jî. Rihê wî yê neteweyî jî yê gerdûnî jî xurt e.

Ma wê rehettir nebûya ku helbestên wî li gorî rastnivîs û gramera Kurmancî ya îroyîn bihatana çapkirin?
Min bixwe qet dest nedaye transkrîpsiyona wan. Hin weşaxaneyên Kurdî berhemên Kurdên Sovyetê li gorî qaîdeyên xwe diguherînin. Nizanim ev çiqas durist e. Ma dibe mirov deqên Ehmedê Xanî û Melayê Cizîrî redakte bike û li gorî gramer û rastnivîsa Kurmanciya îro bifesilîne. Kurmanciya wan di heman demê de daneyên dîrokî ne. Her wiha ji bo navê Mîkaêlê Reşîd jî dixwazim bêjim bi çend şiklî navê wî tê nivîsandin, wekî; Mîkayêle Reşîd, Mîkaîlê Reşîd, Mîkayîlê Reşîd. Lê a rast, Mîkaêlê Reşîd e, tevahiya berhemên xwe bi vî navî nivîsandine.
Dawîyê jî dixwazim bêjim li hin cihan helbestên wî li ser navê hinekên din belav bûne. Wekî mînak, strana Aram Tîgran ‘Qîza Kurda’ helbesta Mîkaêlê Reşîd e, Serhat Çarnewa jî pêrar albumek derxist û eynî stran bi navê ‘Gelo Ew Kî ye’ got, lê li cihê xwediyê helbestê navê Fêrîkê Ûsiv daniye. Dîsa strana eyan a Koma Wetan ‘Çi digerî’ jî helbesta Mîkaêlê Reşîd e. Lê li hin ciyan li şûna xwediyê gotinê navê Kerem Gerdenzerî heye.


*Argeş Kehnîhejîrî ev hevpeyvîn bi min re çêkir û 5ê Sibata 2019´an di rojnameya Yeni Ozgur Politika de derçû.

Nûçeya bi tirkî derheqa pirtûka Mîkaêlê Reşîd de (30 Çile 2019 Yeni Ozgur Politika)

Nûçeya bi kurdî derheqa Mîkaêlê Reşîd de (29 Çile 2019 Yeni Ozgur Politika)

Montag, 21. Januar 2019

Kürdistan Cumhuriyeti nasıl Mahabad Cumhuriyeti oldu ?

 Tek ve gerçek adı Kürdistan Cumhuriyeti'dir


Yarın başkenti Mahabad olan Kürdistan Cumhuriyeti’nin, yani Kürtlerin yanlış adlandırmasıyla söylersek Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin kuruluş yıldönümü. 22 Ocak 1946’da ilan edilen Kürtlerdeki bu bağımsızlık deneyiminin asıl adı Kürdistan Cumhuriyeti olmasına rağmen hala da kimi siyasi partiler, kurumlar, siyasetçi ve yazarlar yanlış adıyla bu deneyimi yad ediyorlar. Dönemin belgelerinde ve kayıtlarında ‘Mahabad Cumhuriyeti’ veya ‘Mahabad Kürt Cumhuriyeti’ gibi adlandırmalar olmamasına rağmen bu isimler nasıl ortaya çıktı ve yaygın bir biçimde kullanılmaya başlandı? Bu konuya dair dönemin şahitleriyle çokça görüşmeler yapmış ve belgeleri hakkında yetkin bir isim olan, araştırmacı yazar Kakşar Oremar’la konuştuk. Kakşar Oremar yazdığı yazılarda ve verdiği seminerlerde bu yanlış kullanıma dair daha önce de eleştiriler yapmıştı.
Kakşar Oremar ‘her ne kadar coğrafik sınırları az olsa da, manevi gücü büyük ve genişti’ dediği Kürdistan Cumhuriyeti’ni kısaca şöyle tarif ediyor: ”Cumhuriyetin sınırları Mukriyan bölgesinden Aras Nehri sınırına, Doğu Kürdistan’ın kuzeyindeydi. Cumhuriyetin sınırları içerisinde 800 bin kişi ikamet ediyordu. Birçok belge de gösteriyor ki Kürtlerin cumhuriyeti bağımsız bir kimliğe sahipti.”

Mahabad devletin başkentiydi
Belgelere ‘Kürdistan Cumhuriyeti’ olarak geçen bu deneyimin ismine dair Kakşar Oremar şu örnekleri sıralıyor: ”Kürtlerde Mahabad Cumhuriyeti ya da diğer adıyla Mahabad Kürt Cumhuriyeti adında bir oluşum yok ve bu adlandırma kabul edilemez de. Döneme dair yaptığım araştırmalar, şahitlerle görüşmelerimde, yazdığım makalelerde tek bir gerçek çıkıyor. Bu oluşumun adı Kürdistan Cumhuriyeti’dir, Mahabad Cumhuriyeti değildir. Mahabad devletin başkentiydi. Bu şekli adlandıranlar da ya bihaberler ya da bilinçli olarak dönemin kazanımlarını küçük göstermek için bu adı kullanıyorlar.
İranlılar cumhuriyetin yıkılışından sonra, onu ‘Cimhuriyê poşalî’ yani devamı olmayan, güçsüz, temelsiz olarak adlandırdılar. Onlar, o dönemde saltanatla devleti yönetmelerine rağmen bu deneyim için ‘cumhuriyet’ kelimesini kullanmışlar ve Kürtlerin sınırları belli bir bağımsız devleti kurduklarını da biliyorlar. Zira uzun yıllar İran konuyla ilgili araştırmacıların önünü kapattılar. Benim de 1994 yılında kendisiyle söyleşi yaptığım cumhuriyetin Eğitim Bakanı olan Menaf Kerimi ki bağımsızlıkçı ve Qazî’nin takipçisiydi devletin hala gözetimi altındaydı.

Kürdistan’ı ilan etmekten yargılandılar
Bu hususta Kürdistan Cumhuriyeti ismine dair somut birkaç şey söylemek istiyorum.
Kurdistan gazetesinin 8. sayısından 19. sayısına kadar cumhuriyetin kuruluş yıldönümü veya bayrama dair birçok ilginç yazı kaleme alınmış. En ilginç örnek şu haber başlığı ‘Cejinî êstiqlalî Kurdistan’dır, ki Kürdistan Bağımsızlık Bayramı anlamına gelir. Zaten bir şehrin ismi bağımsız bir devletin ismi olamaz.
Dönemin fotoğrafları da tarihi belgelerdir. Kültür Bakanlığı’nın tabelasını gösteren fotoğrafta da şu ibare vardır: ‘Dewletî Cemhurî Kurdistan- Wezaretî Ferheng’ (Kürdistan Cumhuriyeti Devleti- Kültür Bakanlığı).
Cumhuriyetin yıkılışından sonra İran devleti Qazî’yi ve arkadaşlarını ‘İran sınırları içerisinde bağımsız Kürdistan ilan etmek’ten yargıladı. Bundan daha sahih ve açık bir belge var mı? Hem de Kürdistan Cumhuriyeti’ne düşman bir anlayış bunu söylüyor.”

Bir kitap ve çevirisi
Peki bu ad nasıl ortaya çıktı ve Kürtler arasında nasıl kabul gördü sorusuna Kakşar Oremar bir kitap adıyla cevap veriyor: ”The Kurdish Republic of 1946’’. Amerikalı diplomat Wiiliam Lester Eagleton’un 1963 yılında İngilizce kaleme aldığı kitap ‘Mehabad Kürt Cumhuriyeti 1946’ adıyla Mehmet Emin Bozarslan’ın Arapçadan yaptığı Türkçe çeviri ile 1976 yılında İstanbul’da, 1989 yılında ise Almanya’da yayımlanır. Türkçe çevirisi birçok Kürt yazar ve tarihçi için o dönemde başucu sayılabilecek bir kaynaktı. Bu kitabın Türkçe çevirisinin yaygınlaşması ile beraber ‘Mahabad Kürt Cumhuriyeti’ söylemi de yaygınlaşır.
Kakşar Oremar şunları söylüyor: ”1961 yılında Amerikalı diplomat William Lester Eagleton Kürdistan’a geldi ve kitabı kaleme almaya başladı. Hiç şüphe yok ki SAVAK’ın (Şahlık dönemindeki istihbarat örgütünün adı İ.B) bazı şartlarını kabul ederek. Mahabad, Urmiye, Selmas’ta cumhuriyet deneyimi üzerine bir alan araştırması yapmıştı. Bütün bilgileri Menaf Kerimi, Seidxan Homayan, Omerxanê Şikak ve diğer aydınlardan almıştı. O kasıtlı ya da SAVAK’ın isteği üzerine Kürdistan adını değil Mahabad adını kullanmıştı kitapta. 2005 yılında Eagleton’u Hewlêr’de cumhuriyet için düzenlenen festivalde gördüm. Kitabın adını ona sorduğumda bana şu cevabı vermişti: ‘O kötü şartlarda bu kitabı hazırlayana kadar çok zorluk çektim. O kadar kolay değildi SAVAK’ın her yerde hareketini takip ettiği bir ortamda Kürdistan Cumhuriyeti’nin önderleri ve bakanlar kurulu ile görüşmeler yapmak. Kimse sorularıma cevap vermeye yanaşmıyordu, hatta bazı eşraf ve şeyhler devletin korkusundan Qazî ve cumhuriyetin kuruluşu aleyhinde konuşuyordu.”

Kendi terminolojimiz
Son olarak kendi tarihimiz hakkında fikir sahibi olmalı ve kendi terminolojimizle olay ve olguları okumalıyız diyen Kakşar Oremar, ”Tüm bunların dışında Kürdistan Cumhuriyeti kendi döneminde siyaset, kültür ve basın alanında bir rönesans gerçekleştirdi. Bu sebeble Kürdistan Cumhuriyeti cesaret, demokrasi, modernite ve Kürdistan için bir model anlamına geliyor. Ömrü kısa, fakat kazanımları çoktu. Günümüze kadar da etkilerini Kürdistan toplumu üzerinde gösteren, kazanımlar bunlar.  Cumhuriyetin kuruluşundan önce Kürtler arasında ‘ulusal duygular’ fazla etkili değildi. Öngörülü ve güçlü lider Simkoyê Şikak’tan sonra merkezi İran devleti sistematik bir biçimde Kürtlere asimilasyon ve tehcir politikalarını devreye sokmuştu. Cumhuriyetin kuruluşundan önce de J.K (Komeley Jiyanewey Kurd) Kürt aydınlanmasının seviyesini yükseltmişti” diye konuştu.



Bu söyleşi 21 Ocak 2019 tarihinde Yeni Özgür Politika gazetesinde yayımlandı.

Freitag, 4. Januar 2019

'Şeyh Said İsyanı' söylemi yanlıştır

 1925 Kürt Hareketi mi ‘Şeyh Said İsyanı’ mı ?

  • 1925 Kürt Hareketi’nden idam edilenlerin tümünün “müstakil Kürdistan teşkili” ile suçlandıklarına dair yüzlerce kanıt gösterilebilir. Ancak, böylesi önemli bir Hareketin, Osmanlı’dan bu yana devletin başat gücü olan asker vesayetiyle özünden saptırılıp, emirle bir “irtica ve iğfal hareketi” olarak sunulması, herhalde sadece Türk resmi erkine özgü bir özelliktir.

Ulusların kendisini ‘Hayali Cemaatler’ olarak düşünürsek, bunun oluşumu için de modern söylence ve söylemlere ihtiyaç vardır. Söylenceler uluslaşma sürecinin tamamlayıcı ve önemli bir parçası olan ulusal mitlerin temelini oluşturur. Söylem ise inşaa edilendir. Sadece kendisini değil kendisi dışındaki yabancı unsurları da tanımlar. Bu bağlamda Türk uluslaşmasında ‘isyan/ayaklanma ve irtica’ önemli kavramlardır. İçten gelen ama sürekli ‘dış güçler’e dayanan tehditleri bir çırpıda ne olduğunu kavratacak yaygın ve devletin üst tepesinden gelen talimatlarla dolaşıma sokulması gereken söylemler. Bunlardan biri ‘Şeyh Said İsyanı’ veyahut ‘Şeyh Said Ayaklanması’dır. Bu söylemin aslında bir devlet projesi olduğunu ve ardında işin özünü saptırmayı amaçlayan bir güdü olduğunu yıllardan beri Kürdolog Mehmet Bayrak dillendiriyor. Zira kendisi o dönemin birçok belgesini gün yüzüne çıkardı. Mehmet Bayrak dönemin söylemlerini iyi tanıyan ve ruhunu iyi bilen bir isim.    
Mesela dönemin Kürt aydınları bu hareketi adlandırırken ‘Şeyh Said İsyanı’ ibaresini kullanmamışlar. Şêx Seîd’in yanında savaşmış Hesen Hişyar ve Osman Sebrî o yıldaki devlete karşı mücadeleyi ‘Şoreş‘ (Devrim) diye anarlarken Şêx Seîd’in lider konumuna gönderme yapmak istediklerinde ise Şoreşa Şêx Seîd (Şêx Seîd Devrimi) derler. Kadri Cemilpaşa 1925 Hareketi, Ekrem Cemilpaşa 1925 Kürt İhtilali kavramlarını tercih etmişler. Kürt aydınlarının İsmet İnönü’ye gönderdikleri mektupta 1925 İhtilalli ve Kürt Azim Kıyam-ı Millisi olarak tarif ediliyor. Görünen o ki Kürtlerin lügatında ‘Şeyh Said İsyanı‘ diye bir mefhum yok sonradan yaygın ve hakim söylem haline gelince kullanmaya başlamışlar.
Konuyu uzman bir isim olan Mehmet Bayrak ile konuştuk. Bayrak ile bu söylemin devlet eliyle nasıl dolaşıma sokulduğunu  ve bundan devletin ne murad ettiğini ayrıntılarıyla resmetmeye çalıştık.

Resmi ideolojinin ‘irtica’ ile ilintilendirerek geliştirdiği bir söylem olan ‘Şeyh Said İsyanı’ veyahut ‘Şeyh Said Ayaklanması’ kavramlarının kullanımına öteden beri itirazınız var? Bu söylem nasıl resmi ideoloji eliyle dolaşıma sokuldu?

Bu kavramın Türk resmi ideoloji aracılığıyla nasıl dolaşıma sokulduğunu ve nasıl insanları “zehirlediğini” doğru kavrayabilmek için Türk tarih kuramının, daha doğrusu “Türk resmi ideolojisi”nin nasıl kurgulandığını ve nasıl bir zehirli miras bıraktığını anlamak gerekiyor. Bunu, geçmişte “Türk Resmi İdeolojisinin Zehirli- Ölümcül Mirası” başlığı altında birçok defa irdelemiştim.
Bilindiği gibi, Türk resmi ideolojisi II. Abdülhamid döneminde “Osmanlı- İslâm” belgisi altında tehcir (sürgün), taqtil (katliam), temsil (asimile etme) ve ihtida (zorla din değiştirtme) yöntemleriyle uygulamaya konmuş; İttihad – Terakki ve onun devamı niteliğindeki Kemalist yönetim dönemindeyse “etno- dinsel temizlik, tek tipleştirme ve Türk  İslamlaştırma” ilkeleri doğrultusunda devam ettirilmiştir.
Ayrıntıya girmeye gerek yok. Kemalist yönetim, 1925 Kürt İhtilali’ni ve 1928-30 Ağrı/ Zilan Hareketi’ni, emperyalistlerin desteğindeki uçak filoları ve zehirli gazlarla bastırıp, kendisini güvenceye aldıktan hemen sonra bir kuramsal ve ideolojik saldırıya geçiyor.
1930’da hazırlanıp, hayatın her alanında uygulamaya konan yeni tarih kuramının daha doğrusu kurgusunun esasları, M. Kemal gözetimindeki Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından “Türk Tarihinin Ana Hatları” adıyla ortaya konup yaygınlaştırılıyor. Buna göre, Türk tarihi şöyle öğretilecektir:
“Türk tarihi, Türk milletine, dünya yüzünde insanlığın doğduğundan beri en asil ve en yüksek insan tipini kendi ırkının temsil ettiğini, asırların yürüyüşünce beşeriyetin karanlık göklerinde müselsel medeniyet (süregelen uygarlık) ufuklarının kendi ırkının zekâ ve kabiliyet elleriyle açıldığını anlatır. Türk tarihi, Türk milletine kendi ırkının askerlikte, idarede, siyasette olduğu kadar ilimde, fende, edebiyat, resim, musiki, mimarlık, heykeltraşlık gibi sanatlarda dahi ne kadar eşsiz bir istidat (yetenek ) ile yoğrulmuş olduğunu anlatır.
Türk tarihi, Türk milletine, dünyanın insan izi taşıyan her parçasında kendi ırkının zamanla silinmemiş ve silinmeyecek hakimiyet ve hars (egemenlik ve kültür ) damgası basılı olduğunu, başka milletlerin tek numunesiyle öğündükleri devletlerin en büyüklerinden çok daha büyüklerini yüzlerle kurmuş, her mânâ ve mahiyette şan şeref kaynaklarından kana kana içmiş, görgülü bir soydan geldiğini anlatır.” (Bkz. T.T.T.C., Tarih, 1930/32, Cilt: IV, s. 258-259).
Aynı anlayış, bir yıl sonra yani 1933’te kutlanacak olan Cumhuriyet’in 10. Yıl Marşı’nda da ifadesini buluyordu:
Türk’üz bütün başlardan üstün olan başlarız
Tarih’ten önce vardık, tarihten sonra varız.
Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri.
Şimdi, böyle bir ırkçı ve hamasi anlayışın, doğru bir tarih kuramı ortaya koyması ve tarihsel-toplumsal gerçekliği doğru yansıtması düşünülebilir mi? Bundan dolayıdır ki, Çetin Altan “Türkler’in İçine Tıkıldığı Koşullanmalar…” konulu yazısında (Sabah, 18.4.2001); bu gerçekliğe parmak basarak şunları söylüyor:
“Kendi ülkelerinde sultanlarıyla Saray yöneticileri tarafından dahi horlanıp aşağılanmış olan Türkler; birden İttihad’çılar tarafından öylesine (dünyanın en üstün ırkı olduğu) propagandasıyla öne çıkarıldılar ki; yerler gökler, karalar denizler, kahveler okullar, gençler ihtiyarlar, (Türk’e Türk propagandasıyla) inlemeye başladı…
İnsanlık tarihi Türkler’le başlıyordu. Tüm ırkların kökeni Türktü. Türk olarak doğmuş olmak, dünyanın egemeni olmak için doğmuş olmak demekti. Türk tarihi şanlarla zaferlerle doluydu. Türkler’in yenmediği hiç bir ülke yoktu vs…”


Peki dönemin devlet belgelerinde nasıl bir devlet aklı var? İşin perde arkasında her şey resmi ağızdan ‘Kürt yoktur’ demek kadar kolay olmuyordur herhalde?


İşte, bu trajik gerçekliği bilince, her şeyi çok daha iyi kavrıyorsunuz. Kendi payıma, birinci elden kaynaklara ve Devletin gizli belgelerine ulaştıktan sonra gördüm ki; devlet, gizli planda itirafçı ve kabulcü, açık planda red ve inkârcıdır.
Nitekim, salt 1925 Kürt İsyanı ile ilgili 400 sayfa dolayında bilgi ve belge yayımlamış bir araştırmacı olarak, devletin bu konuda da nasıl bir saptırmaya gittiğini tüm çıplaklığıyla gördüm ve sergiledim.
Bu belgelerin bir bölümü, dönemin Cumhuriyet, Vatan ve Vakit gazeteleri gibi periyodlardı. Asıl önemli kaynak da, II. Dünya Harbi bitimi yönünü yeniden Batı’ya dönen İnönü dönemi Hükümeti’nin, 1945’te, geçmişin Valisi, o dönemin Mülkiye Başmüfettişi olup, birkaç dil bilen ve Kıbrıs kökenli olup 1933’te yani Cumhuriyet’in 10. yılında Türkeş’le birlikte TC vatandaşlığına geçen Ahmet Hasip Koylan’a hazırlatılan dokümanter çalışmaydı.
Bu dokümanda, Kürtler’in tarihi, coğrafyası, kültürü, edebiyatı gibi konuların yanısıra özellikle 1925 Kürt Hareketi irdelenmekteydi. Şark İstiklal Mahkemesi dosyaları da incelenerek hazırlanan dokümandan; 1900-1920 yılları arasındaki 20 Kürt demokratik örgütüne ilk kez ulaşırken, 1925 Kürt Ulusal Direnme Hareketi’nin tüm aşamalarına da tanık oluyordum.
Prof. Dr. Ergun Aybars, Ankara İstiklal Mahkemesi’ne ilişkin doktora tezinden sonra, Şark İstiklal Mahkemesi’ne ilişkin doçentlik tezini hazırlarken, bu dosyalara ulaşamadığını belirtiyordu. İşte, sözkonusu dosyalarla Şark Islahat Planı gibi önemli belgeler de, bu çalışmada yer alıyordu.
Keza, 1925 Hareketi öncesi devlet adına çalışan, yarım-yamalak İngilizcesiyle kendisini İngiliz Mr. Templen olarak tanıtıp, İstanbul’da Kürdistan Teâli Cemiyeti Başkanı Seyid Abdülkadir ve çevresiyle görüşmeye çalışan ajandan başlayarak; Kürdistan’daki eylemleri çeşitli mercilere ihbar eden Şıx Said’in bacanağı Emekli Binbaşı Cibranlı Kasım, Genç Mebusu Hamdi (Yılmaz) ve Muallim Mehmet Fahri’nin mektup ve telgraflarına; yakalanma ve yargılanma süreçlerine kadar hemen tüm bilgilere ulaşmak mümkün oluyordu.
Sadece bunlar değil; Hareketin, Türkçe söyleyişiyle Kürdistan Azadi Cemiyeti; Osmanlıca söyleyişiyle Kürdistan İstiklâl ve İstihlâs Cemiyeti; Kürtçe söyleyişiyle Azadiya Kurdistan Cemiyeti tarafından organize edildiğini ve şifreli yazışmalarını da burada görebiliyorduk. Nitekim, etkin üyelerinin birçoğu 1925’te idam edilen Azadi üyelerinin listesi, Batılı arşivlerden yararlanan Amerikalı bilimadamı Prof. Dr. Robert Olson’un 1992’de yayımladığımız “Kürt Milliyetçiliği’nin Kaynakları ve Şeyh Said İsyanı” konulu kitabıyla da doğrulanıyordu.

Bu hareketin milli karekteri en başta devlet nezdinde de kabul görüyor, sanırım sonra ‘tehlike’nin farkına varıyorlar…


1925 Hareketi’nin “milli” karekteri, Hollandalı bilimadamı Prof. Dr. Martin van Bruinessen’in 1991’de yayımladığımız “Ağa, Şeyh ve Devlet/ Kürdistan’ın Sosyal ve Politik Örgütlenmesi” konulu çalışmasıyla, yine Batılı arşiv belgeleriyle ortaya konduğu gibi; biz de tüm bunlardan sonra 1993’te yayımladığımız “Kürtler ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri” konulu kitap çalışmamız ve 1996 yılında kaleme aldığımız “Neden Şeyh Said İsyanı Değil?..” (Hevi gaz. Sayı:52/ 1996) konulu köşe yazısıyla dile getirmiştik.
Gizli belgelerin tümünde Hareketin ulusal yönü vurgulandığı gibi; gerek Azadi üyeliği dolayısıyla İstanbul grubu ve Dersim Mebusu Hasan Hayri Bey ile Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey’e, gerekse Hareketin fiilen içinde yer alan Şıx Said ve arkadaşlarına uygulanan ceza maddesi 45. Madde yani  “Memâlik-i Devlet-i Âliyenin veya kısmen diğer bir vilâyet-i mümtazeyi cebren ilhak ettirmeye veyahut alelıtlak Memâlik-i Devlet-i Âliye’nin bir kıtasını idare-i Hükümetten çıkarmaya teşebbüs…” suçlamasıdır.
Kısaca, idam edilenlerin tümünün “müstakil Kürdistan teşkili” ile suçlandıklarına dair yüzlerce kanıt gösterilebilir. Ancak, böylesi önemli bir Hareketin, Osmanlı’dan bu yana devletin başat gücü olan asker vesayetiyle özünden saptırılıp, emirle bir “irtica ve iğfal hareketi” olarak sunulması, herhalde sadece Türk resmi erkine özgü bir özelliktir.


Devlet aklı demişken dönemin haleti ruhiyesini daha berrak görebilmek için sizin Şark Islahat Planı kitabınızdan şu iki alıntıyı aktarmak istiyorum.
‘Genelkurmay Başkanlığı, Bakanlar Kurulu’na 30 Nisan 1925 tarihinde bir yazı yazarak ‘İsyanın iç ve dış basında bir milli hareket olarak yansıtılmamasının ulusal çıkarlara uygun olmadığı, bu nedenle hareketin bir Kürt milli hareketi olarak değil, bir irtica iğfal hareketi olarak yansıtılması doğrultusunda önlem alınmasını’ istiyor.’
‘Bakanlar Kurulu da, durumu 3 Mayıs 1925 tarihli  toplantısında görüşerek, Genelkurmayın istekleri doğrultusunda önlemler alınması için zamanın Dışişleri Bakanlığını görevlendiriyor.’
Devlet olay ve olguları manipüle edici söylemler geliştirmek için ne kadar da hassas.

Evet, aynen böyle oluyor. Bir görüşe göre İngiltere’den, başka bir görüşe göre Almanya’dan alınan kimyasal gazlar kullanılmak suretiyle 15.500 kişinin katledilmesiyle noktalanan 1925 Hareketi’nin, iç ve dış basında bir “Kürt milli isyanı” olarak yansıtılmasından rahatsız olan dönemin Genelkurmay Başkanlığı yani Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti, Hükümete bir yazı yazarak, bu yayınların Türkiye’nin milli menfaatlerine aykırı olduğu, binaenaleyh bu Hareketin bir Kürt milli hareketi değil, bir “irtica (gericilik) ve iğfal (kandırma) hareketi” olduğu yolunda yayın yapılmasını istiyor.
Hükümet, Genelkurmay’ın 30 Nisan 1925 tarihli yazısı üzerine durumu görüşerek, 3 Mayıs 1925’te aldığı kararla; “İsyanın iftiraktan (ayrılıktan) ziyade irtica ve cehalet ve iğfal (gericilik, cahillik ve kandırma) eseri olduğu yolunda yayın ve propaganda yapılması için Hariciye Vekaleti’ni yani Dışişleri Bakanlığı’nı görevlendiriyor… (Bkz. MB, Age, s.407).
İşte, size askeri talimatla yazdırılan bir tarih anlayışı…

Şimdiye kadar devletin penceresinden görünen kısmına değindik. Peki o dönemde yurtta ve sürgünden bulunan Kürt aydınlarının bu sizin deyimizle ‘gizli planda itirafçı ve kabulcü, açık planda red ve inkârcı’ bir pozisyon olan devlete karşı tutumu nedir? Nasıl bir yol haritası vardı önlerinde?

Daha Lozan Antlaşması bağıtlanmadan, M. Kemal’in isteği üzerine daha Diyarbekir’deki görevinden tanıdığı eski subay ve dönemin Dersim Mebusu Hasan Hayri Bey ve birçok Kürt milletvekili, Kürt ulusal giysileriyle Meclis’e gelip, yine Kürt kökenli Lozan Delegasyonu Başkanı İsmet Paşa’ya bağlılık telgrafları gönderirken; 6 Mart 1923’te Ankara’daki Meclis’te bir konuşma yapan Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey, “Türk’le Kürt teşrik-i mesai ederek yaşamazlarsa, ikisi için akibet yoktur. Bu nedenle herhangi biri, diğerine ihanet ederse ikisi için de akibet yoktur” diyerek, tarafları uyarıyordu… O zaman bu sözler Meclis’te ayakta alkışlanıyordu.
Ancak, Lozan Antlaşması imzalandıktan hemen bir yıl sonra 1924’te, “Türk’ün süngüsünün göründüğü yerde Kürtlük biter” ırkçı sloganıyla “Kürt sorununu süngüyle çözme edebiyatı” başlamıştı ve Kürt aydınları haklı olarak bu politikayı “kan ve demir siyaseti” olarak nitelendiriyor ve bu yaklaşıma karşı çıkıyorlardı.
Nitekim, bu politikalara bir tepki olarak, yine Kürt aydınlarınca “gerçekte bir ihtilâlden çok, bir devrim” olarak nitelendirilen “1925 Büyük Kürt Ulusal Ayaklanması” gerçekleşiyor ve iki yıl önce Lozan dayanışması için ulusal giysileriyle Meclis’e gelen ve sözleri Meclis’te ayakta alkışlanan üstteki sözlerin sahibi de dahil onlarca Kürt aydını idam ediliyor; sayıları onbeş bine varan yurtsever Kürt de süngülenerek, kurşunlanarak ya da zehirli gazlarla katlediliyordu…
Katliamdan kurtulup ülke dışına çıkan Kürt aydınları, 20 Mayıs 1926’da dönemin Başbakanı İsmet Paşa’ya gönderdikleri “Muhtıra”; yaşanan ve gelecekte yaşanabilecek acı gerçekleri şöyle dile getiriyorlardı:
“Mevcut politikanın yürütülmesinde ve kalıcılaştırılmasında direnilirse, Kürtlük âleminden vazgeçmiş Türklüğün, yalnız bugün için değil yarın da güçlükler ve korkunç durumlar karşısında kalmayacağının güvencesini kim verebilir?
Bu anlayış ve sorumlulukla, acı gerçeğe İhtilâlin son demlerine kadar direniyorduk ve kesinlikle kan dökülmesinden yana değildik. Ne yapalım ki, bıçak kemiğe dayandı, acı gerçek dolayısıyla Şubat 1925 İhtilâli’ni yapmakla milletimizi savunmaya mecbur kaldık. İhtilalde yer alan kişilerin, nefis savunması ya da kişisel çıkarlar için değil; Türk ve Kürt milletinin karşılıklı haklarına saygılı olmak kutsal idealleri uğruna hareket ettiklerine lütfen inanınız. Erzurum ve Sivas Kongrelerinde yeni esasları belirlenen Teşkilat-ı Esasiye Kanunnamesi’nde (Anayasa) Türk ve Kürt milletlerinin ulusal sınırları içinde hür ve serbest yaşayacaklarına ve birbirlerinin haklarına karşılıklı saygılı olacaklarına dair açık bir madde yok mudur?
İşte, İhtilâlciler onu, Türk milletinin liderlerinin Kürtlüğe reva gördüğü medeni ve milli hakları istemek ve savunmak amacındadırlar. Biz Kürt aydınları, Kürtlüğün geleceğine suikast edilmemek şartıyla müthiş ve müfrit Cumhuriyet ve uygarlaşma taraftarıyız…” (Bkz. M. Bayrak: Age, 494)
Kürt aydınları, tersi durumda neler olabileceğini o günden söylemiş ve uyarmışlar:
“Aksi takdirde, mevcut politikanın ve durumun devam ettirilmesinde ısrar edilirse, Kürdistan veya Şarkî Anadolu kıtası büyük bir kin ve kırgınlık yuvasına dönecektir…”
Ne dersiniz, kim haklı çıktı acaba?.. Bilimsel gerçeklik mi yoksa resmi tarih mi?..


Bu söyleşi 4 Ocak 2019 tarihinde Yeni Özgür Politika gazetesinden yayımlandı.

Freitag, 7. Dezember 2018

Diyarbakır’ın unutulmuş efsane çocuğu: Mehmet Şori


Diyarbakır'ın maceraperest çocuğu



Mehmet Şori, Diyarbakırlı maceraperest çocuk. 1961 yılında ailesine bir mektup bırakarak, 11 yaşında tren kanepelerinin altında bir başına Almanya’ya kaçar. Ordan da Amerika’ya gitmek için yola koyulur.
Bir dönemin efsane ismi Mehmet Şori’yi belki o dönemde yaşamış Diyarbakırlılar ve o yılların gazete okuyucuları tanıyabilir. Zira 60'lı yıllarda 'Diyarbakırlı maceraperest çocuk' sıfatıyla gazetelerde sıkça haberlere konu olmuş renkli bir kişilik. Hatta 1964 yılında çekilmiş bir filmde oynamışlığı bile var.
Mehmet Şori’nin haberlere konu olan olaylar dizisi şöyle başlar:
1961 yılının ilk aylarında Diyarbakır’daki evinden kaçıp İstanbul’a gider. Ordan Edirne’ye geçerek bindiği trenle Almanya’ya gider. Telaşa kapılan baba oğlunu aramaya koyulur ve iki hafta sonrasında Almanya’dan bir mektup alır. Mektubu gönderen Mehmet Şori’dir; mektupta Almanya’da olduğunu söyler. Mehmet Şori’nin Almanya’ya gittiği tarihlerde belki de kaçak yollarla Almanya’ya geçen ve orda kalan hiç Türkiyeli yoktur, resmi yollarla gideni ise parmakla sayılcak kadar azdır. Zira Almanya ile Türkiye arasında 1961 yılında imzalanan “İşgücü Anlaşması’’ bile Ekim ayında yani Mehmet Şori’nin Almanya’da olduğu tarihlerde imzalanmış. Mehmet Şori’nin macerasını 1963 yılında Tercüman gazetesi* şöyle yazar:

Diyarbakır’ın bir Mehmet Şori’si var. Bir film seyreder, o filmdeki bir ''manzara'' gece rüyasına girer, ertesi gün babası uyanınca, masasının üzerinde bir mektup bulur: ''Sevgili babacığım,Ben o filmdeki artist gibi büyük adam olmak üzere Almanyaya gidiyorum. Adam olursam, seni de oraya aldırırım. Ellerinden öperim!… Oğlun Mehmet Şori’’Babayı alır bir telaş. Sağa telefon, sola telefon… Polise rica… Bir hafta geçer geçmez, Almanya’dan bir mektup gelir: ''Babacığım. Almanyadayım… Daha adam olamadım. Selam, sabah!''

Lisan öğrendim ve kendi kendimi yetiştirdim
Diyarbakır’da gençler arasında İstanbul’a kaçış öyküleri meşhurdur. Mehmet Şori’yi İstanbul hatta Almanya bile kesmemiş ki yeni yolculuklar denemiş. Mehmet Şori bir buçuk yıl Almanya’da kalır, Almancayı da iyice öğrenir. Sonrasında Alman devleti onu Türkiye’ye teslim eder. İade edilişine dair 14 Eylül tarihli Milliyet gazetesinde çıkan tek sütunluk ’Almanya’ya kaçan çocuk iade edildi’ haberi:

Şori’nin ilk iade edilişi (15 Eylül 1962, Milliyet) 
Birbuçuk yıl evvel Diyarbakır’dan, önce İstanbula  kaçıp gelen sonra da trenle gizlice Almanya’ya giden Mehmet Şori isimli çocuk dün öğleden sonra uçakla yurda dönmüştür.Mehmet Şori’nin dönüşünü Alman Federal Polis Teşkilatı temin etmiş ve çocuk dün Emniyet Müdür Muavini Mehmet Akzambak’ın misafiri olmuştur. 12 yaşındaki Mehmet Şori Almancayı rahatça konuşacak kadar öğrenmiş. Almanya’da kaldığı 1,5 yıl içinde yetiştirme yurtlarında barındığını ve kültürünü hayli ilerlettiğini söylemiştir.Mehmet Şori Emniyet Müdürüne ''Hayatımdan memnunun, görmediğim, belki de bir daha göremeyeceğim yerleri gördüm. Lisan öğrendim ve kendi kendimi yetiştirdim, oldu bitti işte…'' demiştir.

Alman Şori
Bu haberde 12 yaşında olan Mehmet Şori bir buçuk yıl öncesi hesaplandığında 11 yaşında Almanya’ya gittiği anlaşılıyor. Artık Şori ile ilgili gelişmeler gün gün basının ilgi odağındadır. 15 Eylül 1962 tarihli Milliyet  gazetesinin birinci sayfadan verdiği 'Mehmet Şori dün ailesine gönderildi' Mehmet Şori’nin yanıbaşında bavulu ağlarkenki haliyle yayımlanan haberi şöyle:

MÜNİH’den İstanbul’a getirtilen 12 yaşındaki Mehmet Şori, dün saat 18:30da, evine dönmek üzere bir otobüs ile yola çıkmıştır. Mehmet Şori önce Gaziantep’e, oradan da Diyarbakır’a gidecektir. Şori’yi Diyarbakır’da, Belediye Zabıta memurları karşılayacak ve ailesine teslim edeceklerdir.Bir buçuk yıl önce, annesinin bir başkasına kaçmasına kızdığı için evini terkeden Şori, trenle, vagon aralarında saklanarak önce İstanbul’a gelmiş, birkaç gün kaldıktan sonra yine aynı şekilde Edirne’ye gitmiş, oradan da kolayını bulup Almanya’ya kaçmıştı.
Alman Çocuk Büroları tarafından korunan, okutulan ve mobilya, terzi, atölyelerinde çalışması temin edilen çocuk, Türkçeyi hemen hemen unutmuş, rahatça konuşacak, yazabilecek derecede Almanca öğrenmiştir.Dün Emniyet Çocuk Suçları Bürosunun himayesinde kalan Şori’ye İstanbul’un muhtelif köşelerinden toplanmış çocuklar ''Alman Şori'' ismini takmışlardır. Onun etrafında toplanan ve hatırasını dinleyen çocuklara Şori, mütemadiyen memleket hasretinden bahsetmiş ve gazetecilerin, ''Yine kaçar misin?'' sualine, Almanca ''Hayır, hayır'' cevabını vermiş ve ağlamaya başlamıştır.Şori babasına ve biri kız olan dört kardeşine çeşitli hediyeler getirmiştir.

Ya okul ya Almanya
Çok yoksul bir ailenin çocuğu olan Mehmet Şori artık Diyarbakır’ın en çok tanınan insanlarından biri haline gelmiştir. Geldiğinde hediyeler getirdiği kardeşlerinden ikisinin evlâtlık verildiğini öğrenir. Diyarbakır’da tren istasyonunda onu karşılayan babasına söylediği ilk söz 'ya okul ya Almanya' olur. 18 Eylül 1962 tarihli Milliyet gazetesinin Diyarbakır’dan bildirdiği ve birinci sayfadan, ''Mehmet Şori, ''Koleje giremezsem tekrar kaçarım'' verdiği haber şöyle:

Bir yıl ayrılıktan sonra dün memleketi olan Diyarbakır’a gelen Mehmet Şori (Çangıllı)nın, kendisini istasyonda kucaklayan babasına ilk sözü ya okul ya tekrar Almanya olmuştur.
Dün Diyarbakırın Gazi caddesinde bir kıraathanede babası ve kardeşleri ile birlikte kendisine hediye edilen oyuncakları ile oynarken bulduğumuz Mehmet Şori ''Okumak istiyorum'' demiş ve şunları ilâve etmiştir:''Babam mektup yazdı, tahsilime burada devam edeceğimi bildirdi. Ben de geldim. Okuyacağım okul bir kolej olmalıdır, yoksa gene babamım, kardeşlerimi bırakıp Almanyaya gitmek zorunda kalacağım.''Mehmet Şori’nin  fakir babası 50 yaşında Bahri Çangıllı, ilgililere başvurarak, oğlunun arzu ettiği şekilde bir okula yerleştirilmesini istemiş, aksi takdirde oğlunun Almanya’ya dönmesine kendisinin de taraftar olduğunu bildirmiştir. Baba oğul ilgillerin verecekleri cevabı beklemektedirler.Bir yıl içinde Almanca öğrenen ve Türkçeyi Alman şivesiyle konuşmaya başlayan Mehmet Şori Diyarbakır’da kardeşinden ancak ikisiyle görüşebilmiştir. Tatvan’a ve Urfa’ya evlâtlık olarak verilen diğer iki kardeşini ise henüz görememiştir.Diyarbakırdaki Merkez Yetiştirme Yurduna konan Mehmet Şori kısa zamanda Diyarbakır’ın sevgilisi haline gelmiştir. Büyüklü, küçüklü gruplar onu yetiştirme yurdunda ve babası ile birlikte oturduğu kıraathanede ziyaret etmekte, hatırını sormaktadırlar. Şori, ziyaretçilerle pek az konuşmakta başını önüne eğerek düşünmekte ne düşündüğünü soranlara ''Okulumu' diye cevap vermektedir.

Şori bu kez Almanya’ya vize ile gidecektir (20 Ekim 1962, Milliyet)
Şori’ye tekrar Almanya yolu gözükür
Mehmet Şori’yi kolejde okutacak imkanı olmayan babaya geriye Şori’yi tekrardan Almanya’ya gönderme seçeneği kalır. Babası Şori için vize başvurusunda bulunur ve uğraşlar sonucu vize verilir. Şori’ye tekrar Almanya yolu gözükür.
Macerası tüm Türkiye’nin ilgisini çekmiş olmalı ki, gazeteler Mehmet Şori ve babasıyla ilgili bolca haber ve röportaj yapmıştır. Bu uzun ve içinde fazlaca kurmaca ve abartı olan 20 Ekim 1962 yılında Milliyet’te yayımlanan röportajlardan biri şöyle:

Mehmet Şori’nin yüzü, bir aydan sonra önceki gün ilk defa güldü: Tekrar Almanya’ya gitmek tahsiline devam etmek imkânına kavuşmuştu. Alman Büyük Elçiliğinin vizesini taşıyan pasaportu elinde idi. Pasaportta, vizeye uzun uzun baktı. Baktı da hırçınlaştı bir ara. ''Artık gideyim. Geç oldu'' diye homurdandı.
Her şey hazırdı ama
Her şey hazırdı: Beklenen vize gelmişti. Şori’nin bir valizi geçmeyen eşyası toparlanmıştı. Diyarbakır yakınlarındaki kardeşlerine, dost ve yakınlarına veda edilmişti. Babası Bahri Çangıllı’nın yurt dışında okumak için, noterden tasdikli ''muvafaknâme''si alınmıştı. Artık geçen yıl olduğu gibi Almanya’ya tren kanepelerinin altında kaçak olarak gitmeyecekti Şori.Fakat hemen yolculuğa çıkamıyor, Münih’te derslerine çoktan başlayan arkadaşları arasına katılamıyordu. Sebep Şori ve babası gibiler için çok önemli idi. Fakirdiler. Almanya’ya uçakla yapılacak yolculuğun bedeli olan 1310 lirayı bir araya getiremiyorlardı. Yolculuk trenle de yapılsa, bilet ücreti 750 liranın üstündeydi. Bahri Çangıllı’nın bu kadar da parası yoktu.
Sadece 500 lira 
Bahri Çangıllı’nın, oğlunun tahsili için gerekli parayı sağlamak yolunda Diyarbakır’da baş vurmadığı yer kalmamıştı. Hattâ yardım olarak değil de ödünç olarak istemişti bu parayı. Fakat yüzbin kişilik Diyarbakır şehrinde bula bula sadece 500 lira bulabilmişti. Hepsi o kadar…''Başka çare yok'' diyordu Şori’nin babası. ''Bir iki güne kadar oğlumu Ankara’ya götüreceğim. Meclise gidip Diyarbakır Milletvekillerini bulacağım. Onlara durumu anlatacağım. Bir de döviz meselesi var. Ne yapıp yapıp oğlumu Almanya’ya göndersinler, memleketlerinin çocuğunun okuyup adam olmasını temin etsinler.''
Neden Almanya 
Mehmet Şori’ye: ''Neden Almanya da, Türkiye değil?'' diye sorduk. Sualimizi geç anladı. Kısa bir süre düşündükten sonra ''Burda iş yok'' diye cevap verdi.''Neden?'' dedik.''İşte öyle..''Türkçeyi meramını anlatamayacak kadar unutmuştu. Kendisine babası tercümanlık yapmak zorunda kaldı:''Çok uğraştık beyim. Vilâyete, Milli Eğitim Müdürlüğüne müracaat ettik. Dedik ki, oğlumuz için Almanya veya Türkiye bahis konusu değildir. Bahis konusu olan, oğlumuzun tahsilidir. Oğlumuzu Almanca olsun, Fransızca olsun, İngilizce olsun, yabancı dilde öğrenim yapan bir okula yerleştirin. Oğlum öyle istiyordu. Böyle bir okula giremezse yine kaçıp Almanya’ya gideceğini söylüyordu. Fakat müracaatlarımızın hiç birinden müsbet bir sonuç alamadık. Şori’yi, bu defa kendi arzumla Almanya’ya göndermek mecburiyeti hasıl oldu.Gelgelelim gönderemiyorum işte.''
Şori gitmeli
Bahri Çangıllı daha sonra sözlerine ekledi: ''Şori gitmeli beyim. Şori okumalı, adam olmalı beyim…''Dilinin altında birşey var gibiydi. Fakat daha fazla konuşmadı. Yutkunmakla yetindi.
Onun söylemek istediklerini biliyorduk, öğrenmiştik. Evet Şori gitmeli idi. Diyarbakırdan, hele Diyarbakırdaki muhitinden uzaklaşmalı idi. Şori 12 sene Almanya’ya kaçıncaya kadar Diyarbakırın genelevine yakın, yakın da ne demek, geneleviyle kucak kucağa bir semtinde yaşamıştı. Almanya’dan döneliberi yine aynı semtte yaşıyordu. Bundan babası da, kendisi de şikayetçi idi. Fakat, o semtten uzaklaşmak için ellerinden bir şey gelmiyordu. Tesadüf, onları orada oturmaya mecbur etmişti. Çünkü fakirdiler. Başka yere nakletmek imkânına sahip değildiler.Şori, geçen yıl evinden, babasından değil de, kendisini kucaklayıp öpen, avucuna kına yakan semt kadınlarından kaçmıştı. O kadınlar ki, şimdi de, bir aylık misafirliğini fırsat bilerek, yine Şori’nin avuçlarını kınalamışlardı.Ve kim bilir Şori’nin bir an evvel Almanyaya gitmek istemesinin tek sebebi de buydu, bunlardı.

Bu kez hedef Amerika
Ve nihayet Şori Almanya’ya varır. İstanbul menşeli bindiği trenden Düsseldorf’da indirilir. Kimliğini inceleyen polisler daha önce Münih’e geldiğini ve Türkiye’ye iade edildiğini öğrenir. Düsseldorf’daki çocuk yurtlarından birine yerleştirilir. O dönemlerde basının 'Diyarbakırlı maceraperest çocuk’ adıyla andığı Şori adına yaraşır bir biçimde yeni maceralar aramaya koyulur. Bu kez Şori’nin hedefinde Amerika vardır. Hedefine ulaşmak için de yola koyulur. İlk aşamada Hamburg limanına varıp bir gemiye binerek New York’a ulaşmaya çalışır. Düsseldorf’taki çocuk yurdundan kaçarak Hamburg’a ulaşmak üzere trene biner. Bundan sonrasını 4 Şubat 1963 tarihli Cumhuriyet gazetesinin Şori hakkındaki Bielefeld mahreçli haberini okuyarak devam edelim:

Bundan birkaç hafta önce, Ruhr bölgesinden geçmekte olan bir trende alnını kompartıman penceresine dayayarak dışarısını seyreden bir erkek çocuk, seyahat ediyordu. Biraz sonra kondüktör, biletleri kontrol etmek üzere bu kompartımanın kapısını açtığı zaman, çocuk ona normal bir bilet yerine, peron bileti uzattı. Kondüktör aynı kompartımanda oturan diğer yolcuların hayret dolu nazarları arasında, çocuğun Mehmet Şori adını taşıdığını, yaşının 12 olduğunu, babasının  İstanbul’da yaşadığını, kendisinin ise New York’ta ikamet eden annesine gitmek üzere yola çıktığını öğrendi. Neticede, tren Bielefeld garına geldiği zaman çocuğu elinden tutarak indirdi ve buradaki gar müdürüne teslim etti.
Şimdi de Bielefeld’deki bir çocuk yurduna yerleştirilen Mehmet, burada kendisine karşı gösterilen ilgiden memnun görünmekte ve beraberce okula gittiği arkadaşları ile öğretmenleri kendisini çok sevmektedirler.
Almancayı iyice öğrenen Mehmet, yalnız arkadaşlarına değil, büyüklere de masallar söylemektedir. Fakat büyüklere, ailesi hakkında anlattığı masallar birbirini tutmamakta ve annesi ile kardeşinin Amerika’da olduklarına pek de inanılmamaktadır.Mehmet’in Türkiye’deki babasına iadesi için, icabeden formalite ve hazırlıklar tamamlanırken, seyahat ve macera meraklısı bu zeki ve kabiliyetli çocuğun yurttan ve okuldan kaçmaması için de tedbirler alınmış bulunmaktadır.

Artık bir efsanedir
Mehmet Şori artık bir efsaneye dönüşmüştür. Hakkında asparagas haberler çıkar. Milliyet gazetesinde 18 Ocak 1963 tarihinde çıkan tek sütunluk haberde Mehmet Şori’nin babasına yazdığı mektupta, Amerika’ya gittiği ve orda bir yetiştirme yurduna yerleştirildiği yazılıdır. Yine aynı haberde Almanya’da geçirdiği bir kaza sonunda iki kolunun kırıldığı ve iyileştiği anlatılır. Oysa Şori ne Amerika’ya ulaşabilmiştir ne de kaza geçirmiştir.

Bir de film macerası var

Yaklaşık bir yıl sonra Alman devleti ikinci defa Şori’yi Türkiye’ye iade eder. Bu ikinci iade ediliş Diyarbakırlı Şori’nin için bir de sinema macerasına vesile olur. 1964 yılında yapımı tamamlanan Türk sinemasında fantastik filmlerin yönetmeni olarak bilinen Yılmaz Atadeniz’in Jules Verne’nin aynı adlı romanından uyarlama “İki sene mektep tatili” filminde oynar.
Mehmet Şori’nin oynadığı filmin afişi

Çekimleri Fethiye’de yapılan filmde 12 çocuk oynar. Mehmet Şori de o esnada ikinci kez Türkiye’ye iade edilmiştir ve İstanbul’da kalmaktadır. İşte bu sürede maceraperestliği ve şöhreti yapımcıların ilgisini çekmiş olmalı ki onu da film ekibine alırlar. Filmin afişinde anlaşıldığı üzere Mehmet Şori filmde çocuk başrol oyuncularından biridir. O dönemlerde Sami Hazinses’ten sonra belki de Türk sinemasında rol almış ikinci Diyarbakırlıdır.

İnanamıyorum, yuh olsun bana
Filmin çekimleri bittikten sonra İstanbul’dan artık Adana’da yaşayan babasını ziyarete gelen Şori bir süre sonra tekrar İstanbul’a döner. 9 Mayıs 1964 tarihli Milliyet gazetesinde 'Mehmet Şori bu defa iş aramaya izinde geldi' haberinde Şori’nin İstanbul’daki Emniyet Müdürlüğü Çocuk Bürosuna geldiği ve kendisine iş bulmalarını söylediği yazılır. Fakat Şori umduğuna bulmamıştır ki üçüncü defa Almanya’ya gitmek için kolları sıvar. Hürriyet gazetesinin 9 Haziran 1964 tarihlisayısında Şori’nin başarısız olacak üçüncü kaçma girişimini şu şekilde yazar:

Diyarbakırlı maceraperest çocuk Mehmet Şori, üçüncü defa kaçak olarak Almanya’ya gitmek isterken Edirne’de yakayı ele verdi. Hem de suç işleyerek. Şeytana uyan Şori, hırsızlık yaptı. Karaağaç istasyon büfesini soyduktan sonra çaldığı sigaraları turistlere satarken yakalandı. 1961 yılının ilk aylarında kaçak olarak bindiği trenle Münih’e kadar giden ve Münih’te pasaport memurları tarafından yakalanmasına rağmen, altı ay Almanya’da kalmaya muvaffak olan Mehmet Şori, ''Hırsızlık suçundan yakalandığım için utanıyorum. Bütün dünyaya rezil oldum. Yaptığıma pişmanım'' demiştir.Tanınmamak için, bir de takma bıyık kullanan ve ''İnanamıyorum. Yuh olsun bana.'' diyen Şori’nin elbiselerinin de yırtılmış olduğu, dikkati çekmiştir.
Tevfik edilen Mehmet Şori cezaevine götürülürken hüngür hüngür ağlamıştır.
Tevfik edilen Mehmet Şori cezaevine götürülürken hüngür hüngür ağlamıştır.

Gömlek ve pantolonu alarak ortadan kaybolur
Bir süre tutuklu kaldıktan sonra Şori tekrar Adana’ya döner. Sonrasında hakkında 17 Temmuz 1965 tarihli Cumhuriyet gazetesinde 'Mehmet Şori bir gazeteciyi dolandırdı' başlıklı pek de hoş olmayan kısa bir haber çıkar:

Küçük yaşta kaçak olarak Almanya’ya giden, Diyarbakırlı maceracı çocuk Mehmet Şori, şehrimizde bir gazeteciyi dolandırmıştır.
Kendisini himayesine alan gazeteci Erman Erk'in evine giden Mehmet Şori, «Erman ağabey, elbiselerini istiyor» demiş ve Erk'in annesinin kendisine teslim ettiği gömlek ve pantalonu alarak ortadan kaybolmuştur.
Erman Erk eve döndükten sonra durum aydınlanmış. Erk'in çalıştığı bürodan Abdullah Usluer adındaki gencin de on lirasını alarak kaybolan Şori, polise şikayet edilmiştir.

Şori’ye ne oldu?
Şori’ye dair bildiğim son haberdir bu aynı zamanda. O efsane çocuğun artık yaşamadığını biliyorum. Şori büyüyünce nasıl biri oldu, ne yaptı merak etmiyor değilim, fakat aklımda o efsane çocuk 15 yaşında elinde götürdüğü gömlek ve pantolonu ile kalsın istedim. Tanıyan, bilen biri varsa belki tamamlar günün birinde Şori’nin öyküsünü. Ben 11 yaşında bir başına Almanya’ya kaçan maceraperest çocuk Şori’yi anlattım. Umarım Diyarbakır’ın unutulmuş bir efsanesini bir nebze de olsa yeniden tanıtmaya vesile olur bu yazı.
          

*Dönemin haberleri ara başlıklar dahil gazetelerde yayımlanan halleriyle yazılıdır. 


Şori’nin Almanya’ya ikinci gidişi öncesi (24 Ekim 1962, Milliyet)

Şori  Almanya’nın Bielefeld şehrinde okul sıralarında (4 Şubat 1963, Cumhuriyet)
Şori üçüncü kez Almanya’ya gitme macerasında hırsızlık yaparken yakalanır (09 Haziran 1964, Hürriyet) 



 
Diyarbakırlı hemşehrim Mehmet Şori hakkındaki bu yazım, 7 Aralık 2018 tarihinde Yeni Özgür Politika gazetesinde, 8 Aralık'ta ise Gazete Karınca'da yayımlandı.

Bir cümlelik silah: Kürdistan sömürgedir

Foto: İbrahim Demirel 70’li yılların ikinci yarısında Kuzeyli Kürt örgütleri içinde sömürgecilik tartışmaları popülerdi. Ancak o günlerdeki ...