Dienstag, 11. August 2020

26 illüstrasyonda Ağrı ve Kürtler

 

 

Türk basınının illüstrasyonlarında 

Ağrı İsyanı ve Kürtler


  • Bu yazının konusu olan 26 illüstrasyon, 1930 yılının Temmuz ve Eylül ayları arasında 4 farklı günlük gazetede (Cumhuriyet, Milliyet, Vakit, Akşam) yayımlanmıştır. Göstergebilimsel açıdan geniş bir biçimde analiz edilmesi gereken bu illüstrasyonlar, farklı gazeteler olmasına rağmen tek elden çıkmış gibidir.

 

Türk resmi tarihine göre, Ağrı’da Kürtler ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki savaş, 16 Mayıs 1926’da başlar ve 14 Eylül 1930’da son bulur. Nitekim Cumhuriyet gazetesi bir gün sonra, yani 15 Eylül’de ‘Ağrı Dağı’nda Tenkil Bitti’ manşeti ile çıkar. Ağrı’daki isyanın önderlerinden İhsan Nuri Paşa da anılarında Ağrı’daki Kürtler için ‘’5 yıl boyunca özgürlüğün leziz tadını almışlardı’’ diyerek, 1930’daki savaştan sonra Ağrı’nın Türklerin hükmü altına girdiğinden söz eder. (Hêvî dergisi, Bîranînên Ihsan Nûrî Paşa II, V)
Örgütlü ve siyasi bir hedefi olan Ağrı’daki Kürtleri ve onlara destek amaçlı gelenleri tanımlamak için kullanılan ’şakiler’, ‘haydutlar’, ‘âsiler’, ‘çapulcular’* gibi kavramlarla hızını alamayan dönemin Türk basını, ‘mikroplar’ (Akşam, 19 Temmuz 1930) diyecek kadar sınırları zorlar. Sorunun vahametini anlatmak için ara sıra başvurduğu bu tür tıbbi kavramların yanı sıra savaştaki ölümleri de ’temizlendi’, ‘ezildi’, ‘imha edildi’ gibi fiillerle duyuruyordu. İnsanların savaşçılara olan nefretini arttırmak için ‘Şark hâdisesi’ni, ’Medeniyet’, ‘İrtica’ gibi farklı kontekstler ile bir arada anmayı da unutmuyordu. ‘Ecnebiler’ ve ’Hoybuncular’ın onlarla ilişkileri de ‘Şarktaki hâdise’nin her türlü şiddeti ne denli hakkettiğini idrak ettirmede güçlü bir argümandı.

Kürt isyanı yoktur!

Cumhuriyet gazetesinin başyazarı Yunus Nadi, dönemin basınının Şeyh Sait öncülüğünde 1925’te gelişen Kürt hareketinden edindiği alışkanlıkla Ağrı’daki harekete de bazen ’Kürt İsyanı’ demesine içerlenmiş olacak ki şunları yazma ihtiyacı duyar: “Cumhuriyet millî vahdet hakikat ve gayesile müteşekkildir. Binaenaleyh Şark hudutlarımızda Kürt isyanı yoktur. Cehalet sevkile şekavet yoluna dökülmüş bazı vatandaşların elbette er geç cezalarını görecek münasebetsiz hareketleri vardır.” (Cumhuriyet, 13 Temmuz 1930)

Tamamlayıcı bir öğesidir haberin

İsyanı tanımlamak için hangi kavramların kullanılacağı konusunda hassas davranan dönemin Türk basını, görsellerdeki tercihlerinde de oldukça dikkatlidir. Özellikle Ağrı’daki savaşın son safhasına girildiği dönemde kullanılan görseller oldukça ilginçtir. Çoğunlukla illüstrasyonlar kullanırken bazen Türk askerlerinin fotoğraflarının yanı sıra Ağrı Dağı’nın coğrafik yapısını gösteren haritalar, savaştaki Kürt komutanların ve Xoybûn yöneticilerinin fotoğrafları da teşhir amaçlı kullanılır. Yine Kürt erkek ve kadınları yaylada, köyde veya şehirde gösteren fotoğraflar da küçümseyici altyazılarla verilir.
İllüstrasyonlar genellikle birinci sayfada kullanılır ve savaşın safhalarına göre renk ve biçim alır. Haberlerle birlikte verilir, haberin tamamlayıcı bir öğesidir, karikatüre yakın illüstrasyonlar bazen haberin metninden ayrı bir biçimde de verilir. O yıllarda gazetelerde fotoğrafın çok yaygın olmaması sebebiyle haberi okuyucu için daha etkili ve çekici kılmak için illüstrasyonlar kullanılırdı. Aynı zamanda illüstrasyonlar fotoğraftan farklı olarak olanı betimlemek dışında çizimlerle algılara hitap etmede daha kullanışlıydı. Türk basınının Ağrı İsyanı zamanında kullandığı illüstrasyonlar estetik ve sanatsal yanıyla zayıf olsa da savaşın gidişatına göre bir topluluğu insan-dışı figürlerle resmetme hali söz etmeye değer bir konudur.

Savaşın safhalarına göre

Irkçı ideolojilerin revaçta olduğu o yıllar düşünüldüğünde demonize edilmiş tiplemelerin yer aldığı çizimlerin gazete ve dergilerde olması hiç de şaşırtıcı değil. Nitekim bu tür karikatür ve çizimler Birinci ve İkinci Dünya Savaşı zamanında etkili bir propaganda aracıydı. Gazete ve dergilerin yanı sıra seçim pankartlarından tutalım kartpostallara kadar geniş bir kullanım ve etki alanı vardı.

Çizimlerde insan-dışılaştırma

Ağrı’daki savaş esnasında gazetelerde çıkan illüstrasyonlarda yoğun bir insan-dışılaştırma göze çarpar. Kürtler bu illüstrasyonlarda kimi kez tümüyle insan-dışı bir varlık kimi kez de yarı insan yarı yılan figürleri ile karşımıza çıkar. Karikatür ve illüstrasyonlar yoluyla insan-dışılaştırmadan en muzdarip halkların başında Yahudiler gelir. Hristiyan teolojisinden tutalım modern ideolojilere kadar Yahudilere karşı yapılan toplu kıyımların zeminini hazırlamada, onları insan-dışı gösteren görseller bolca kullanılmıştır. Ortaçağ’daki resimlerde domuz, 19. ve 20. yüzyıldaki çizimlerde ise yılan, ahtapot gibi hayvanlar en çok kullanılan antisemit motiflerin başında geliyordu. Antisemitizmin ideolojiler üstü olduğunu anlamak için bu tür çizimlere bakmak açıklayıcıdır. Günümüzde de kapitalizm ve emperyalizm temalı benzer figürlerin olduğu karikatür ve pankartların - doğrudan Yahudiler ve İsrail kastedilmediğinde bile- antisemitizmi çağrıştırdığı için büyük tepkilerle karşılaşması olasıdır.

En çok kullanılan figür yılan

Ağrı ile ilgili illüstrasyonlarda başvurulan insan-dışılaştırma, şiddetin failini ‘kurtarıcı’ olarak resmederken basının ‘haydut, şaki, serseri, çapulcu’ gibi ibarelerle tarif ettiği tam ne olduğu anlaşılmayan grupları da temizlenmesi gereken birer organizma veya cansız birer cisim olarak resmeder. Yılan, en çok kullanılan figürdür. Adem ve Havva mitolojisinde de hile ve baştan çıkarıcılığı simgeleyen yılandan tümüyle kurtulmak için ‘baş’ı ezilmesi gerekirdi. Başı ezilmeyen yılanın bir gün tekrar sokabileceği ihtimalini düşünerek ona karşı merhametli olunmaması akıllardan çıkarılmamalıydı. Türk basınının kullandığı illüstrasyonlarda da ‘baş’ önemlidir. Bazen ‘baş’ insan, gövde yılanken bazen de tam yılan olmasa da yılana benzeyen tehlikeli bir canlıdır. İllüstrasyonlarda da Ağrı’daki savaşçı Kürtleri tasvir eden yılan ve yılana benzer varlıkların basının diline paralel bir biçimde ‘baş’ı ezilir veya kesilir.
Öncesinde de mütedeyyin birey ve toplulukların genç cumhuriyet için ne denli sinsi ve korkunç olduğunu göstermek için karikatürize edilmiş yılan görseline başvurulduğu olurdu.

Zavallı, şaşkın ve sarıklı tipler

Kürtler, insan tiplemelerinde ise yerel kıyafetleri ile zavallı görünümlü insanlar olarak resmedilir. Çizilen tiplerde o dönemki koşullarda cumhuriyet ve medeniyet karşıtlığının sembolü haline gelen sarık, şiddetin ne kadar haklı olduğunu anlatmak için iyi bir yardımcıdır, çünkü ‘irtica’yı da çağrıştırır. Bu yüzden hemen hemen bütün çizimlerde zavallı ve şaşkın duran Kürtlerin başında sarık vardır. Zaten bazı zamanlarda şiddetin meşruiyetini sorgusuz kılmak için ‘Ağrı’daki şekavet’in irticai hedefleri olduğu da basında yazılır. Oysa Türk basınına göre aynı zamanda Ağrı’daki Kürtler, Ermeniler ile ittifak yapacak kadar da ‘din dışı’ydı. Çizimlerdeki tipler yoluyla tahkir ve hedef göstermeye en çok maruz kalan halklarından başında yine Yahudiler gelir. 19. ve 20. yüzyıldaki antisemit çizimlerde de Yahudiler büyük burunlu, göbekli, sinsi bakışlı resmedilirdi. Yine Ağrı konulu illüstrasyonlarda da Kürtler genellikle yaşlı, şaşkın, sarıklı, zavallı, başı askerin postalı ile ezilirken ya da süngüsü ile koparılmış bir şekilde resmedilir.

Devlet ve Kürtler

Bu illüstrasyonlarda devlet, alımlı ve genç bir asker, bombalar yağdıran bir uçak ya da demir yumruk olarak görülür. Edimleri, postalı ile baş ezmek, süngüsü ile baş kesmek, bomba yağdırmak, kafes bekçiliği yapmaktan ibarettir.

Harici güçler

Estetik ve sanatsal kaygılar taşımayan çizimler adeta basında kullanılan kelimelerin resimli hâlidir. Örneğin basında kullanılan ‘temizlemek’ fiiline paralel olarak karikatürlerde elinde süpürge veya kürekle ‘temizlik’ yapan bir asker görünür. Aynı şekilde ‘Şarktaki hâdise’de ’ecnebiler’ ve ’harici güçler’in de işin içinde olduğunu anlatırken kullanılan ‘körüklemek’ fiili aynı şekilde karikatürlerde de kendine yer bulur.

Söylem ve görsel birlik

Bu yazının konusu olan 26 illüstrasyon, 1930 yılının Temmuz ve Eylül ayları arasında 4 farklı günlük gazetede (Cumhuriyet, Milliyet, Vakit, Akşam) yayımlanmıştır. Sonuç olarak, Türk basını savaş zamanında bir dönem gazetelerin en gözde görsel aracı olan illüstrasyonlardan her biçimiyle yararlanmıştır. Kürtlere yönelik devletin her türlü şiddetini meşru göstermede dönemin gazetelerin söylemdeki birliği illüstrasyonlarda da kendini gösterir. Göstergebilimsel açıdan geniş bir biçimde analiz edilmesi gereken bu illüstrasyonlar, farklı gazeteler olmasına rağmen tek elden çıkmış gibidir.

*Bazen Ağrı’daki savaşçıları tanımlamak için ’Celâli’ sözcüğü de kullanılır. (8 Ağustos 1930 Cumhuriyet)


Bu yazının konusu olan 26 illüstrasyon

 

İllüstrasyon 1

Bu yazı  PolitikART'ın 282. sayısından yayımlanmıştır

Donnerstag, 6. August 2020

Hevpeyvîna bi Alî Baran re












Xortê ‘Lorî lorî’ hatiye


Navenda Lêkolînên Dersimê Adara bihurî, kitêba Bijareyên Baran çap kir. Tê de 147 stran hene ku pirranî beyt û kilamên bi Kurmancî û Kirmanckî yên Dêrsimê ne.


Hin muzîkjen hene ku nav û dengê kilamên wan ji navê wan bêhtir belav dibe. Mirov dikare bêje kilamên wan dide pêşiya navê wan. Alî Baran jî yek ji wan stranbêjan e ku kilamên wî li temama Kurdistanê belav bûne, û êdî guhê me elimiye meqam û gotinên wan. Kilamên wî fena ‘Şîrîna min’, ‘Lorî lorî’, ‘Lorî lorî lora mina’, ‘Dilêm loy loy’, ‘Axbaba ye’, ‘Demê demê’ jî di nav de, bi saya kasêtên Alî Baran di nav Kurdan de pirr belav bûn. Jixwe, ew bi xwe dibêje, “Çaxê ez çûm Ermenistanê, ji min re digotin, ew xortê ‘Lorî lorî lora mina dibêje, hatiye mala me’’. Du ‘Lorî lorî’ yên Alî Baran hene ku her du jî di nav Kurdan de belav bûne. Yek jê ‘Lorî Lorî’ya bi Kurmancî ye, ya din jî bi Kirmanckî ye.


Bijareyên Baran

Navenda Lêkolînên Dersimê Adara bihurî, kitêba Bijareyên Baran çap kir. Tê de 147 stran hene ku pirranî beyt û kilamên bi Kurmancî û Kirmanckî yên Dêrsimê ne. Li gel gotinên wan, gelek ji wan bi noteyên xwe û hin ji wan jî bi çîrokên xwe hatine nivîsîn. Stranên di pirtûkê de bi pirranî yên mala Baran e; çend stranên hunermendên wekî Mihemed Şêxo, Tehsîn Teha, Arif Cizrawî û Eyaz Yûsiv jî hene. Alî Baran heta niha 12 albûm çêkirine, ew stranên di albûmên xwe de gotî hemû di kitêbê de hene, her wiha stranên mala Baran jî hene. Mahmut Baran bavê Alî Baran li Dêrsimê û derûdora Dêrsimê hunermendekî naskirî bûye, jixwe Alî Baran jî dibêje, ‘’Mala me wekî mektebekê bû’’. Sala 201´an Alî Baran albumeke bi navê Bijareyên Baran derxistibûn ku tê de 13 stranên wî yên herî eyan hebûn.


Ji min re gotin ‘Kurmanciya te baş e’

Stranên Alî Baran reng û parçeyekî Kurdî ye ku îroroj êdî ew reng di Kurdî de kêm dibe. Ew reng jî bi Kurmanciya li Dêrsimê her wiha bi beyt û kilamên Kurmancî yên Elewiyan heye. Nexasim 20 salên dawî gava behsa Dêrsimê dibe, tenê muzîka Kirmanckî tê bîra mirovan. Wekî ku bi Kurmancî muzîk nayê çêkirin lê stranên Alî Baran jî bi pirranî bi Kurmancî ne. Min jê pirsî, ‘’Gelo Kurmancî li Dêrsimê asîmîle bûye yan muzîka bi Kirmanckî bûye ‘mode’ yan jî em bêjin bazara wê xurt e?’’. Alî Baran jî bi ken got ‘’Mode ye bavo, populer bûye Zazakî. Heta hebekî me jî ewk dikin, yanî Zazakî tinebe Dêrsîmî nabînin. Ez çûm Hewlêrê, rojnameya Kurdistan xwest bi min re qise bike, ji min pirsî, wa Kurmanciya te baş e ma çawa Dêrsîmî Kurmancî qise dikin? Min got, wele roj baş, xebera wan ji Dêrsimê tine. Ma Dêrsimî tenê Zazakî qise dikin, Kurmancî jî heye. Hedê bila ji sedî 40 nebe, ji sedî 30 be. Binê Xozatê heta Pêrtagê, heta Qereqoçanê [Dep], Mazgîrtê Kurmancî qise dikin. Heta li Ovacixê jî gundên Kurmancî qise dikin, hene. Esas, 86’an min ‘Lorî lorî lora min’ hatim naskirin ku stran Zazakî bû, wê gavê kesî bi Zazakî nedigot. Heta ew strana min, Aramê Tîgran jî got. Mixabin ji bo gotin û muzîkê navê min nenivîsîbû. Bi vî zimanî ez pirr rind nizanim jî, lê ez ji sedî 70 dizanim. Cara ewilî min got. Hozan Serdar digot, li Dêrsimê jî hinekan digot, lê ne zêde.’’


Min dîsa qise çêkir ji wan re

Stranên Alî Baran ên wekî ‘Ax baba ye’, ‘Demê demê’ ku beytên Elewîtiyê ne jî, zêde belav bûn. Min jê pirsî ‘’Rêûresma Elewîtî ya bi Kurdî her ku diçe kêm dibe, li gundê we ew hê jî bi Kurmancî ye?’’, wî wiha li min vegerand: ‘’Hîna jî hene. Berê jî min gotibû, strana ‘Demê demê’ hê ez zaro bûm, min ji Rayberê gundê xwe bihîst, ez tam navê wî nizanim belkî Seyît Hesen bû. Digot ‘Demê demê, werin bigrin semê’ lê qiseyên din tinebûn, ew qiseyên din hemû min nivîsîn. Min ew kelîme jê bihîstibû, kes nizane, hemî ji bîr kirine, hemî kirine Tirkî. Min girt jê re qiseyên teze nivîsîn. Mesela strana ‘Ax baba’ min nivîsiye, çavkanî Seyît Azîz e. Zaro bûm min bihîstibû lê qise tinebûn, mecbûr min dîsa qise çêkirin jê re. Heta hêla me ya Mereş e hîna dibêjin ‘Axbaba ye axbaba ye, çi eşq û çi sevda ye’ ema Tirkî dibên. Eslê wî Kurdî ye lê paşê kirine Tirkî.
Sala 2000’î me li Kolnê Elewiyan festîvalek çêkiribû. Min li sehnê strana ’Axbaba’ got, min dît Aşik Mahsûnî hat ez maç kirim, got bi salan e ez li vê stranê digerim, hê ez nemirime ez vê bêjim. Lê wî berê bi Tirkî gotibû, bi gotinên ‘Gücenme Ey Sofu Baba’. Seyîd Azîz, ê ku min ew stran jê bihîstiye, talibên me bûn, ew ji Elbistanê bû.


Kurmancî diçerixiyan

Her albumeke min de rîtuelek heye. Berî bavê min jî bapîrê min gotiye. Bapîrê min, me digot Memê. Paşê ez jî fêr bûm mala me ji berê de stranvan bûye. Bapîrê min Memê keman lê dixist, tembûr lê dixist. Normal, di nav Elewiyan de keman tine lê li mala me hebû. Li Dêrsimê merivkî bipirse bêje Mahmut Baran, hema dibên ha ew seyîd in, li filan cihê ne. Gundê me Kurmancî qise dike, ez zaro bûm jî Kurmancî lêdixistin, diçerixiyan.’’


Gerîla bi xwe re digerand

Mahmut Baran ne tenê li Dêrsimê her wiha Sêwas, Meletî û Erzînganê jî bi nav û deng bûye. Gelek kasêtên wî bi xêra Alî Baran heta gihîştiye îro. Alî Baran wiha behs dike ka çawa dest bi qeydkirin û berhevkirina kasêtên Mahmut Baran kiriye: ‘’Kasetên wî, wî bixwe neçûbû li derekê nexwendibû, min berhev kiribûn. 1984 bû çûm Duisburgê, Hunerkom hebû. Ez çûm cem wan, min got, em vê albumê çêkin, min got albumeke min jî heye, ez vê çêdikim, min got vê jî derxînin. Gotin, gere tu endamê Hunerkomê bî gere. Lê gotin, em ê yê bavê te çêkin. Ê bavê min em du rojan ketin studyoyê, me hebekî rîtim lêxist, xwezî me rîtîm jî lênexista, diha rind bû. Me got belkî bi rîtm xweştir be. Ewana derxistin. Gerîla gava diçûn Dêrsimê, kasêta wî bi xwe re digerandin, dibirin malan digotin kasêta Baran li cem me heye. Lê ên min jî dernexistin, min bi Orhan Temur re albuma Ey Dêrsimê çêkiribû, di nav de stranek hebû pirr xweş bû ‘Lê bûkê çavreş bûkê’. Min jî albuma xwe bir da Komkarê, ez jî bi vê albumê hatim naskirin, Komkar jî vê albumê baş firot xêrek jê dit. Paşê Aramê Tîgran anîbûn Newrozê, Duisburgê, şeveke mezin bû. Aram got, ew ê ku ‘Lorî lora min’ digot ew xortê hanê ye, gotin erê. Got were ez te maçî bikim. Vê gavê hê Sovyet belav nebûbû, bi izin anîbûn ew. Go, muzîka wî wek a Ermeniyan e, li Ermenistanê jî te nas dikin êdî bi vê stranê. Paşê salên 90’î ez çûm Ermenistanê jî. Ez çûm malekê, min dît telefonî hev dikin, dibêjin, werin ew xortê ku ‘Lorî lorî lora min’ dibêje, hatiye mala me.


Min mêze kir mirov di nav wan de asîmîle dibe

Meraqa min li ser kultura Kurdî jî hebû. Carna min teyib dibir, min digot bavo hela vê stranê bêje. Çaxê Deniz Gezmiş wan meyla min demek çû ser Halkin Kurtuluşu lê min mêze kir mirov di nav wan de asîmîle dibe, ez ji wan qetiyam. Ez di şeva wan de derdiketim sehnê, jixwe sala 1977´an gava li Dîlan Sînemasi ya li Diyarbekirê min stranên Kurdî gotin, hatim girtin. Ew jî şeva wan bû, ji min re digotin netirs stranên xwe bêje, li paş deriyek heye, em ê te ji vir derxin. Min 6 stran gotin, hemû jî Kurdî bûn, milet hê jî dixwest. Paşê ez hatim girtin, berî sersalê ez pêlekê mam girtî û mehkeme li min vekirin û ceza dan. Ez jî revîm hatim Elmanyayê.''



Ev hevpeyvîna min a bi Alî Baran re 6'ê Tebaxa 2020 di rojnameya Yeni Özgür Politika de çap bû 


Freitag, 10. Juli 2020

Akim kalmış bir Kürt örgütü: Şimali Kürdistan Cemiyeti (ŞKC)

 


 

Şêx Selahattin ve Şimali Kürdistan Cemiyeti (ŞKC)

 

  • Şimali Kürdistan Cemiyeti, gerçekleşmeden dağılan bir Kürt örgütüdür. Başında Şeyh Said’in oğlu Selahattin Fırat’ın olduğu bu örgüt Ağrı İsyanı sürerken büyük bir operasyon yemiş ve yakalanlar idamla yargılanmıştır.




1925 Kürt Hareketi ve önderliğini sonradan Xoybûn örgütünün devraldığı 1930’da doruğa ulaşan Ağrı dağı merkezli başkaldırı arasında direkt olmasa da bir ilişki vardır. Bu yazıda bu iki hareket arasında tabiriz caizse ölü doğum yapan bir Kürt örgütünden bahsedilecektir. Aynı zamanda bu ölü doğum yapan örgütün Azadî (1) ile olan bağından da kısaca söz edilecektir. Yine aynı örgütle beraber dönemin Türk basının 'Şeyh Saiti’in oğlu’, dış basının ise '1930’daki Kürt hareketin başı' olarak tanıttığı Selahattin Fırat, Kürtler arasında bilinen adıyla Şeyh Selahattin’in siyasi açıdan yaşamına dair bazı dönemler ele alınacaktır.   


Şêx Selahattin’in yakalanması

Şêx Selahattin, Şêx Said’in üç eşinden biri olan Emine Hanım’dan olma 11 çocuğundan biridir. Miladi takvime göre 1908 (2) yılında Erzurum'un Xınıs ilçesinde dünyaya gelir. 1925 Kürt Hareketi’nde yer alır ve hareket başarısız olunca ağabeyi Şeyh Ali Rıza ve yaklaşık 300 kişilik bir grupla birlikte İran’a geçerler. Daha sonra Şêx Selahattin ve kendisine bağlı gruplar o dönem İngiliz mandası olan Irak’a giderler. Şêx Selahattin Irak’ta kaldığı süre içerisinde Bağdat Harp Akademisi’nde öğrenim görür ve ikinci sınıftan başladığı eğitimini tamamlar. Türkiye’ye geri dönüşünün hikayesini kendisi mahkemede şöyle anlatıyor: ''Talat Ziya B. vasıtasile hükûmeti Cumhuriyetimize arzı sadakat ettim. Aftan istifade ediyordum. 29 kânunusanide İbrahim Tali Beyden bir mektup aldım: Ne vakit Türkiye’ye gelirsen serbestsin! Diyordu. Pasaportumu konsolosaneden Talat Ziya B. aldı; onu alarak geldim.'' (18 Haziran 1930 Cumhuriyet)
Mahkemedeki anlatımlarından anlıyoruz ki önce Halep’e sonra Mardin’e ordan da Diyarbakır’a gelir. Polis nezaretinde Anadolu oteliden misafir kalır ve oradan Erzurum’a geçer. Memlekete döner dönmez evlenir. 

18 Haziran 1930 Cumhuriyet

Derneğin duvarında resmi asılıydı
Şêx Selahattin’in Kürt toplumu içerisindeki konumunu anlamak açısından Kürt siyasetçi ve yazar İbrahim Ahmed’in röportajında verdiği bilgi oldukça dikkat çekicidir. 1930’lu yılların başında üniversite okumak için Bağdat’a giden İbrahim Ehmed burada Komeley Lawanî Kurd (Kürt Gençlik Derneği) çalışmalarında yer alır. Bağdat’raki derneğin duvarında Şêx Said ve onun oğlu Selahattin’in resimlerinin asılı olduğundan bahseder. (Kurdistanpress 89, 1991) İbrahim Ahmed’in bu sözü üzerine, 1929 tarihinde çıkarılan Kabahatlerin Affı kanunu (Resmî Gazete 8 Haziran 1929) ile Türkiye’ye geri dönen Şêx Selahattin’in Irak’taki Kürtler arasında da önemli bir figür olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Şêx Selahattin’in kendisi de geri dönüş yapana kadar Bağdat’ta kalıyordu bunun yanında Şêx Said’in oğlu olması hasebiye toplum nezdinde hatırlı sayılır bir itibarının olması da doğaldı.

Şimali Kürdistan Cemiyeti
1929 yılında Ağrı’da Türk devleti ile Kürt savaşçılar arasında çetin bir mücadele sürerken Şêx Selahattin’le beraber 8 kişi tutuklanır. Cumhuriyet gazetesinde yakalanma haberleri şu biçimde servis edilir:

''Ahaliyi arkalarından sürükliyebileceklerini tahayyül eden bu gafiller, faaliyete on dört mühür yaptırmak suretile başlıyorlar. Bu mühürlerin yedisi müdevver ve diğer yedisi müstakil şeklindedir. Müdevverlerde şu ibare vardır: ''Şimalî Kürdistan Cemiyeti'' bu yazının ortasında hançer tutan bir el resmi vardır. '' (26 Mayıs 1930 Cumhuriyet)   
 

Sadi Ağa’nın hikâyesi
Şêx Selahattin ve arkadaşları ''Müstakil Kürdistan teşkil etmek'' amacıyla kurulan bu örgütten idamla yargılanırlar. Örgütün kısaltılmışı ŞKC, devlet kayıtlarındaki adı da Şimali Kürdistan Cemiyeti’dir. ŞKC’nin öyküsü oldukça dikkat çekicidir. 1929 yılında af düzenlemesi ile geri dönenleri, devlet rahat bırakmaz. Zira Ağrı Ayaklanması başlamıştır. Afla geri dönenlerin bir kısmı 1929 yılında bahsettiğimiz ŞKC’yi kurmaktan tutuklanarak Ankara’ya gönderilirler. Tutuklananlar arasında Ahmet Bey (Sever), Şêx Selahattin (Fırat), Sadi Ağa, Erzurum merkezli köylerinden Hılbaşılı Memduh, Laz mühürcü Mustafa gibi isimler vardır vardır. Xoybûn Beyannamesi ve mühür Sadi Ağa’da yakalanır.
Ahmet Sever, Şimali Kürdistan Cemiyeti Davası’nı şöyle anlatıyor:
''1930 baharında ben, Şeyh Selahattin, Sadi Bey, Erzurum merkez köylerinden Hılbaşılı Menduh, Laz mühürcü Mustafa tutuklanarak, Ankara Ağır Ceza Mahkemesine gönderildik. Üzerinde Arapça harflerle ŞKC (Şimali Kürdistan Cemiyeti) (3) yazan mühür yakalandı.''

'Asın bu iti!’

Tahsin Sever’in anlatımına göre Şimali Kürdistan Cemiyeti davasından yargılananlardan Sadi Ağa’nın hikâyesi oldukça trajiktir. Şêx Selahattin’in 12 yıl 6 ay ceza aldığı davada Sadi Ağa da hapis cezası alır (4). Sadi Ağa, 1930’dan 1942 yılına kadar sırasıyla Ankara, Erzurum ve Sivas cezaevlerinde kalır. 1942 yılında İsmet İnönü Sivas’a gelir ve şehir ziyareti esnasında cezaevinde incelemeler de bulunur. O esnada Sadi Ağa’nın üzerinde Kürt giysileri bulunmaktadır. Kıyafetleri İsmet İnönü’nün dikkatini çeker, İnönü yanındakilere ''kim'' olduğunu sorar ve kimliğini öğrendikten sonra görevlilere ''Asın bu iti!'' diye talimat verir. Böylece Sadi Ağa, 16 Haziran 1942 günü Sivas’ta idam edilir. Sadi Ağa aynı zamanda idam edilen son siyasi Kürt olur. (1925 Hareketi-Azadî Cemiyeti, Tahsin Sever, Nûbihar yayınları, İkinci Baskı 2018)

Şimali Kürdistan Cemiyeti’ni reddeder
Türk basınında 'Şeyh Said’in oğlu’ sıfatıyla aynı zamanda Xoybûn’la ilişkili olarak adı sıkça geçer. Mahkemesinin neredeyse tüm safhaları basında kendine yer bulur. Hatta dış basında bile 'Şeyh Said’in oğlu' olması sebebiyle ona 'doğal bir önderlik' misyonu biçilir ve 'Ağrı’daki harekatın başı' olarak gazetelerde adı geçer. Fakat kendisi basına yansıyan mahkeme kayıtlarına göre hiçbir biçimde Xoybûn’la ilişkili olduğunu kabul etmez ve ŞKC’nin Şimali Kürdistan Cemiyeti olduğu iddialarını da red eder.   

Şêx Selahattin’in 17 Haziran 1930 tarihinde yapılan mahkemesinde de mühürlere ilişkin şu bilgiler verilir:
''Mühürlerdeki rümuz halledilemiyor
Salâhattin Erzurum’da cemiyeti teşkil ederken gerek cemiyet merkezinin gerekse şubelerinin mühürlerini yaptırmıştır. Bu mühürlerdeki yazılar Kürtçedir ve Erzurum’da ehli hibre tarafından tercüme edilmiştir. Ehli hibrenin tercümesine nazaran:
Hogiri-Muhipler ve evina-Birlik
Azadegân-Kurtarmak demektir.
Mühürlerdeki (Ş.K.C) rumuzlarını ehli hibre tercüme edememiştir. Keza hançerle elin delâlet etttiği manayı da tayin edememiştir. Ehli hibre mühürlerde hançerle elin üstünde bulunan güneş işaretini de tefsir edememiştir.

Meğer şubeler de hazırlanmış!
Mühürlerin birinde ‘’Heçik tuevi’’ tabiri ‘’Merkezi umumi’’ manasına gelmektedir. Diğerlerindeki ‘’kumi’’ kelimesi şube olarak tercüme edilmiş ve ‘’kumi yekum’’ birinci şube, ‘’kumi dum’’ ikinci şube, ‘’kumi seyum’’ üçüncü şube, çarum, pencum, sitünum da dördüncü, beşinci, altıncı şube olarak tercüme olunmuştur.
Ehli hibre raporunda mühürlerdeki yazıların bu havali Kürtçesile değil fakat Hakâri Kürtlerinin lisanile yazıldığını, bu havalinin bu lisanı anlıyamacağını tasrih etmiştir. Ehli hibreyi teşkil eden kimseler şunlardır:
Erzurum’da Muratpaşa mahallesinde 37 yaşlarında rençper Yusuf oğlu Yaşar, Yukarı Hasan Basri mahallesinde mukim Tayyar Kümer kariyeli tüccardan Hacı Abdurrahim nezdinde kâtip 43 yaşlarında Hüseyin oğlu Rahim’’ (Cumhuriyet, 18 Haziran 1930)


Ele geçirilen dokümanlar
Görüldüğü üzere mühürde ŞKC’nin Şimali Kürdistan Cemiyeti olduğuna dair bir ibare yoktur. Fakat örgüt nizamına uygun olacak tarzda bir bütünlüğün ve bunun yanında da örgütsel sembollerin olduğunu söylemek mümkündür. Şêx Selahattin mahkemelerdeki ifadelerinde ise ŞKC’nin 'Şark Gençlik Cumhuriyeti' olduğunu söylemiş ve cemiyetinde siyasal değil sosyal bir cemiyet olduğunu savunmuştur. Şêx Selahattin’nin ŞKC’ye ve ele geçirilen dokümanlarına ilişkin savunması şu biçimdedir:

''Hançer taassubun rümuzudur. Memleketimizde taassup vardır. Hançer bu taassubu kıracağımıza delâet eder. Mühür de şın, kaf, cım harfleri de görülüyordu; Salâhattin (şın) harfinin (Şark), (Kaf) harfinin (genç), (cım) harfinin Cumhuriyet demek olduğunu, bu şeklin (Şark) gençlik Cumhuriyet cemiyeti) ni ifade ettiğini söyledi.
Bu arada mühürlerde Kürtçe ibarenin de) memlekette kürtçe konuşanlar çok olduğu için onların okumasını temin için yazıldığını söyledi.
Cemiyet, ilmi, içtimai bir gençlik cemiyetidir, dedi; milletin Cumhuriyete göre gözünü açmak istiyorduk!’’

Hakimin ’Hupyan Cemiyeti şimalî kürdistanı istihdaf ediyormuş sorusuna’ ise Şêx Selahattin ‘’Bilmiyorum; şimalî kürdistan nerelere diyorlar, onu da bilmiyorum. İfade yanlış yazılmıştır.’’ biçiminde cevap verir.

Mahkeme reisi ile Şêx Selahattin arasında geçen başka bir diyalog da şöyle
''-Mühürlerde ‘’Azade’’ kelimesi var, ne demektir?
-Azade demek, hür demektir. Azadegân ise hürler demektir. Bütün Türkler hürdür dedi.
-Evvelce müstakil Kürdistan manasına geldiğini söylemiştin.
-Haşa biz Kürtler zaten müstakiliz’’ (Cumhuriyet, 18 Haziran 1930)

Şêx Selahattin ile beraber yargılananlardan biri de babası ‘Şapka hadisesi’nden dolayı öldürülen Memduh Bey ve Eski Beyazit Mebusu Şevket Efendi. Şevket Efendi cemiyetin Beyazıt şubesi reisi suçlaması ile yargılanır ve dava sonunda beraat eder. Sonrasında da tutuklamalar devam eder ve tutuklananlar Elazığ ve Muş’tan Ankara’ya getirilirler.

Xoybûnla ilişkisi
6 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesi Ahmet Sever’in anlatımlarında bahsettiği beyanname ve ŞKC’nin Xoybûn’la ilişkileri hakkında şu bilgileri verir:

''Şark vilayetlerinde ''Şimali Kürdistan Cemiyeti'' namile gizli bir cemiyet teşkil etmekle maznun olarak Ankara Ağırceza mahkemesinden muhakemeleri cereyan eden Şeyh Said’in oğlu Salâhattin ve rüfekasının davasına 8 temmuzda devam edilecektir. Bu muhakeme celsesinde, Erzurum’dan davaları Ankara’ya nakledilen diğer mazmunların da bulunması kuvvetle muhtemeldir.

Maznunlar
Erzurum’dan gelecek maznunlar şunlardır:
Çabakçorun Azizan köyünden Talha oğlu Sadi ve arkadaşları Çaran, Şevki, Ömer, Ahmet oğlu Halit. Bunlar 17 haziranda Erzurum’dan yola çıkarılmışlardır. Bunlara ait dava dosyası Ankara mahkemesine gelmiş bulunuyor. Maznunların da bugünlerde İstanbul tarikile Ankara’ya gönderilmelerine intizar edilmektedir.

Muş mahkemesinde     
Erzurum’dan davaları nakledilen maznunlar ''Hobyan'' cemiyeti ile alâkadar kimselerdir. Muş mahkemesinde de ayni mevzu ile alâkadar bir dava rüyet edilmektedir. Bu davanın da Ankara’ya nakline mezkûr mahkemece karar verileceği zannolunmaktadır.

Hobyan cemiyetinin beyannamesi

Son celsede olduğu gibi bundan sonraki celselerinin de hafi cereyan edeceği anlaşılan Ankara muhakemesinde çok dikkate şayan hakikatlerin meydana çıkacağı muhakkaktır. Elde bulunan '''Hobyan'' cemiyetinin bir beyannamesini münderecatı ile Ağrıdağı hadisesi arasında manalı bir rabıta görülmektedir. Filvaki bu beyannamede Hobyan cemiyeti yakında (!) dağlardan inecek, ihtllâl müfrezelerine muavenet tavsiye etmektedir.
Şeyh Said’in oğlu Salâhattin’in teşkiline teşebbüs ettiği cemiyetin ise bu Hobyan cemiyetinin bir istihalesi olduğu zannedilmektedir. Zaten mevcut malûmata göre Salâhattin’in Irak’tan memleketine dönerken Halep’te Cemil Paşazadeler ve Refih Halit’le görüşmüş, onlardan bazı kimselere mektuplar getirmiştir.’’

Yukarıda geçen haberde 'bir gece ansızın İsmet İnönü’nün emriyle idam eilen Sadi Ağa’nın da adı geçiyor. Haberden anlaşıldığı kadarıyla Sadi Ağa sonrasında Erzurum’da Şimali Kürdistan Cemiyeti davasından tutuklanıp Ankara’ya getirilir. Mahkeme heyeti ŞKC’yi Hobyan dediği Xoybûn örgütünün 'istihalesi' yani biçim değiştirmiş bir hâli olarak görülür. 




Üç buçuk Kürde istiklâl!

Ağrı’da savaş sürerken Türk medyası da savaş cephesindeki yerini alır! 8 Temmuz 1930 tarihli Vakit gazetesinin manşeti oldukça dikkat çekicidir 'Üç buçuk Kürde istiklâl!…''
Ankara’da devam eden Selahattin’in mahkemesine istinaden söylenen bu tahkir edici manşetin haberi şöyle:

Ankara, 7 (Telefon) - Ağrıdağı hadisesi etrafındaki tahkikat ve görüşler hadisenin senelerden beri hariçte yapılmış bazı gizli ve siyasi teşebbüslerin neticesi olduğunu meydana çıkarmaktadır.
Halepte doktor Şükrü isminde birisinin idare ettiği ve Kürdistan istiklâline matuf olarak kurulmuş (Hubyan) cemiyeti bu hazırlanışın temelini teşkil etmektedir.
Bu cemiyetin Halepteki umumî merkezine bağlı olarak Şarkta bir iki şubesi ve bu şubelerin de üç beş azası bulunduğu anlaşılmaktadır, Maslup Şeyh Saidin oğlu Salâhattinin teşkiline çalıştığı (Şimalî Kürdistan cemiyeti)ni bu şubelere istinat ettirmek fikrinde bulunduğu tesbit olunmuştur.
Esasen Salâhattinin Halepte Şükrü ile görüşmesi de buna müstenit bulunmaktadır.
Netekim Erzurumda da gizli cemiyet teşkilinde maznun bulunan daha beş kişinin Ankara ağır ceza mahkemesinde şimalî Kürdistan cemiyetçilerle birlikte muhakemeleri bu noktadandır. Bunların evrakı gelmiş, fakat kendileri henüz getirilmemiştir. Bu itibarle yarınki muhakemenin talik olunması muhtemeldir.
Ayrıca Muşta da böyle gizli bir cemiyet teşklilinden maznun bazı mevkuflar vardır ki oradaki tahkikat, mensuplarının (Hubyan) azası olduklarını göstermiştir. Bunlar gizli cemiyet teşkilinden başka beyanname dağıtmak cürmünden de maznundurlar. Bu davanın da burada tevhidi gün meselesidir.
Şu vaziyet ve biilhassa Muşta elde edilen beyannameler münderecatı Ağrı dağı hadisesinin hazırlık devresinin ve siyasi mahiyetini tebarüz ettirmektedir. Halepte basılıp Muşa şemsiye içinde getirilen bu beyannamelerde halk soygunculuğa, itaatsizliğe, dağlara çekilerek çeteler teşkiline davet olunmakta ve hariçteki teşkilâttan da muavenet görecekleri temin olunmaktadır.
Ağrı dağında yani Araratta huduttan ve hariçten başlayan hadisenin beyennameler muhtevatını ne kadar teyit ettiği aşikârdır. Ancak bu davete ve tazyiklere rağmen dahilden uyanlar çok olmamıştır. Bunda halkın basireti, hükûmetin kat’i tedbirleri müessir olmuştur.
Geçen sene son baharında İngiliz casusu Lavrensin cenup hududumuza gelmiş olduğu hakkında Avrupa gazetelerinde intişar eden rivayetlerin de doğru olduğu anlaşılmaktadır. Bu gelişin bir davet neticesi olması da muhtemel görülüyor.
İngiliz kumandanının tevassutu ile meccanen Irak harbiye mektebinde okuyan Salahattinin, babasının ismine dayanarak ayni yolda yürümeğe çalışmasına ümit bağlayanların hariçte az olmadığı zannolunmaktadır.
Bütün bu ümitlerin kürtlerle ermenilerden müteşşekkil muhtelit bir devlet teşkiline matuf olduğu da hadisenin başlangıç noktasile ve siyasî emellerle tezahür etmektedir.
Şark vilâyetlerimizdeki Türk nüfusunun kesafeti arasında kalmış üç buçuk Kürde istiklâl vermek hayaline kapılanların kimler olduğu zamanla anlaşılacaktır.
Kuvvetlerimizin tenkil ameliyesi şiddetle devam etmektedir. Hükûmetin yakında bir tebliğ neşri bekleniyor.’’

Görüldüğü üzere içinde değerlendirilmesi gereken birçok öğe barındıran bu haberde Xoybûn’u 'Kürdistan istiklâline matuf olarak kurulmuş cemiyet’, ’Şimali Kürdistan Cemiyeti’ de ona bağlı şubelerle ilişkili bir yapı olarak yansıtılır.

Mısır gazetesinde Şêx Selahattin

21 Temmuz 1930 tarihli Vakit gazetesi Kahire’de çıkan El-Ahram gazetesine dayandırdığı haberinde içinde Şêx Selahattin’in de geçtiği birçok Kürt şahsiyetinden  bahseder. 'Kürt isyanı nerede kararlaşmış?’ başlığı ile verilen haberin içeriği şöyle:
''Kahirede çıkan El-Ahram gazetesi 9 Temmuz tarihli nushasında Kürt isyanı hakkında şu malûmatı veriyor:
Son zamanlarda Kürt isyanı ehemmiyet kesbetti. Bu hareket Şeyh Sait oğlu Selâhattinin, babasının intikamını almak için hazırladığı bir hareket değil, bu bilkâkis yabancı bir milletin kuvvetine istinat edden bir kıyamdır.
Kürtler geçen sene Musulda bir kongre aktederek, kürt ekseriyetile meskûn yerlerde ihtilâlcuyane propagandalar yapmağa ve müsellâh çeteler teşkil etmeğe karar vermişlerdi. Bu müsellâh çeteler hudutta uğraşacak, içerdeki kürtler bunlara iltihak edeceklerdi.
Musul kongresinde verilen kararlardan biri Türk hududuna İran tarafından tecavüz idi, onun için kürtler ve onlarla birlikte çalışanlar birer birer iran hududuna hareket ettiler. Çerkes Ethem, Şeyh Saidin oğlu Esat, şeyh Abdullah vesair kürt reisleri Selmas dağlarına hareket etmişlerdi. İsmail ağa Semiko da budağda bulunuyordu. Hariçten gelen silâh buraya gönderiliyor ve tevzi ediliyordu. Türkiyeye girmekten memnu olanlarla Türkiye adliyesi tarafından takip edilenler bunlarla beraberdi.
Türkiye hükûmetinin Selâhattin ile arkadaşlarını hareketini akamete uğrattıkdan sonra kürtler Hizaranda iran hududu dahilinde olan Hoy şehrinde bir içtima aktederek buradan çete çete ayrılmışlardı.
Bunu müteakik Türk tebliği resmîlerinin haber verdiği hadiseler vuku bulmuştur.’’

Haberden anlaşıldığı kadarıyla Ağrı İsyanı başlarda yabancı basında Şêx Selahattin’in 'Babasının intikamını almak için hazırladığı bir hareket' olarak görülmüş. Yine Mısır gazetesi Ağrı İsyanı’nı 'Selâhattin ile arkadaşlarının hareketi' olarak yansıtmış. 'Şimalî Kürdistan Cemiyeti’ni Türk basının Ağrı ile ilişkilendirerek abartılı bir dille servis etmesine üzerine böyle bir kanaate gitmiş olmaları olasıdır.

Cumhuriyet haberi çarpıtır
Aynı habere Cumhuriyet gazetesi de bir gün sonra 'Musul’da kongre aktetmişler’ başlığıyla yer verir. (22 Temmuz 1930 Cumhuriyet) Bu kez ismi belirtilmeyen Mısır’daki bir gazeteye dayandırarak Şêx Selahattin ile ilgili kısmı biraz çarpıtılmış bir biçimde verilir:
''Bir Kahire gazetesinin yazdığına göre Kürt’ler geçen sene Musul’da bir kongre aktederek Kürt kıyamını hazırlamak için büyük bir kongre aktederek Kürt kıyamını hazırlamak için büyük bir propaganda yapmağa ve muhtelif çeteler teşkil etmeğe karar vermişler. Huduudumuzdan girecek çetelere yerli Kürt’lerin de derhal iltihakı da mukarrermiş. Tecavüzlerin İran’da tertip edilmesi ve o huduttan başlaması kararile Çerkes Ethem, Şeyh Sait’in oğlu Salâhattin, Şeyh Aptullah’la diğer reisler o zaman Selmas dağlarına hareket etmişlerdir. İsmail Ağa Semiko da burada imiş. Adlî takibatımızdan savuşanlarla bunlarla birlik olmuştur. Şey Sait’in oğlu yakalanınca Kürt’ler haziranda İran’ın Hoy şehrinde toplanarak taaruza geçmişler.
Kürt kıyamının yabancı bir millet yardımile vaki olduğunun muhakkak bulunduğunu Mısır gazetesi ilâve etmektedir.’’ (22 Temmuz 1930 Cumhuriyet)  

Vakit gazetesindeki haberde Selahattin’in Selmas dağlarında olduğundan söz edilmezken Cumhuriyet gazetesi o kısma onun adını da eklemiş. 

Yargılama esnasında çekilmiş bir fotoğrafı



Yunan gazetesinde Şêx Selahattin
Türk gazeteleri zaman zaman yabancı basında Ağrı ile ilgili gelişmeleri nasıl gördüklerine dair haberler servis eder. 'Bir Yunan gazetesi Şark isyanının sebepleri hakkında ne diyor’ (Vakit 28 Temmuz 1930 Sayfa 4) başlıklı haberde şu ifadelere yer verilir:''Şarkta baş gösteren ve yakında kökünden sökülüp atılacağı muhakkak olan Kürt kıyamı hakkında muhtelif matbuatın ne gibi neşriyatta bulunduğunu öğrenmek faydadan hali değildir. Gazetemiz bu maksatla bu mesele etrafında yapılan neşriyatı dikkatle takip etmektedir.
Bu meydanda bir Yunan gazetesinin mütaleatını okuyucularımıza bildirmeği faydalı bulduk.
Proiya gazetesi diyor ki: ''Kürt İsyanı Şeyh Sait hareketinin bıraktığı intikamdan doğmuştur. 1925 senesi isyanının reisi Şeyh Sait idi. Bugünkü hareketin başında da onun oğlunu görüyoruz. Hatırlardadır ki, bundan dört beş ay evvel, Türk matbuatında meşhur İngiliz casusu Lavrensin İran hudutlarıda bulunduğu haberinin tekzibi intişar etmiştir.
Cihanı hayretlere garkeden, Arabistan meselesini halleden, Ingiltere için Hindistan hudutlarında emin bir komşu olmıyan Efgan gailesini çok mahirane bir tarzda ve bir hamlede koparıp atan bu Lavrens, İngliterenin siyasî kudret ve kuvvetine tefevvuk ettiğini efalile ispat ettti.
İşte bu meşhur casusun şarkta olduğu haberi, yalan değil, gerçekti. Lavrens o zaman Kürt isyanının tohumlarını ekmekle meşguldü.
Lavrens umumî harpte İngilterede umumî karargâhta vazife almıştı, Bu sıralarda İngilterenin aciz gösterdiği bir çok işlerde kendisi muvaffak oldu.
Elyevm İngilterede iktidar mevkiinde bulunan amele fırkası anlaşılan ispiyonluk tertibatından vazgeçmemiş ve Lavrensi bu sefer de Kürdistan işine memur etmiştir.
Kürt isyanı, bugün nüksetmiştir.
Fakat bu harekâtın mahiyeti ve istihdaf ettiği nokta nedir?
Para, mühimmat, asi kuvvetlerini adre etmek gibi mühim ihtiyaçlar acaba nasıl temin edilmiştir?
Hafi değildir ki ingilterenin şarkî Anadoluda gizli emelleri vardır.
Şeyh Saidin oğlu Salâhaddin, Lavrensin tavsiyesile 1925 senesinden sonra İngilizlerin sehabet ve himayesine mazhar olmuştur. Bu nokta, haddızatında çok şeyler ifade edecek derecede mühimdir.
Görülüyor ki 1925 isyanından sonra İngiltere ümidini kesmemiş ve yeni esaslar kurarak programına devam etmiştir.
Yukarıda, bu sefer başlıyan isyanın, bir intikam eseri olduğunu zikretmiştik.
Kürt asilerin Türklerden almağa muvaffak oldukları bazı esirleri derhal bıçaktan geçirmeleri, tahminimizi teyit eylemektedir.’’

Çeviri yazının devamında İngiltere’nin rolüne ilişkin tez ve denklemlere yer verilmiş. Savaşta basının tarafgir tutumu sebebiyle çevirede tahrifatlar yapılabileceği ihtimalini de göz önünde bulundurarak Şêx Selahattin ile ilgili bölümününün dikkat çekici olduğunu söyleyebiliriz. Yunan gazetesi, 1925 isyanında Şêx Said’in öncü rolüne atıfta bulunarak Ağrı’daki 'hareketin başında’ da onun oğlu yani Şêx Selahattin’in olduğunu idda eder. 
Sivas toplama kampında. Ayakta ortada duran Şeyh Selahattin



Sivas’taki toplama kampına götürülür
Şêx Selahattin Şimali Kürdistan Cemiyeti davasından yargılanır ve 10 Mart 1930’da dönemin ceza kanunun 171. maddesi uyarınca 15 yıl ile cezalandırılır. 21 yaşını bitirmediğinden cezası 12 sene 6 aya düşürülür. (11 Mart 1931 Cumhuriyet)
Şêx Selahattin Şimali Kurdistan Cemiyeti’nden dolayı yıllarca hapis yatar. Cezaevinden çıktıktan sonra Mecburî İskân Kanunu’na nedeniyle Kırklareli’nin Vize ilçesinin Sergen bucağında sürgün olan ailesinin yanında gider. 1947’de Mecburî İskân Kanunu iptal olunca 13 yıllık zorunlu iskandan sonra Şêx Said ailesinin efradı Erzurum’a döner.
Şêx Selahattin, Fırat olan soyadını 1950’de değiştirip Saitoğlu yapar fakat 1960 Darbesi’nden sonra savcının başvurusuyla mahkeme bu değişikliği iptal eder. Yine 1960 Darbesi’nden sonra ağabeyi Ali Rıza Efendi ile birlikte birçok Kürt önde geleni ile beraber Sivas’taki toplama kampına götürülür.
Şeyh Selahattin ve Necmettin Erbakan



Erbakan’ı destekler
Ağabeyi Şêx Ali Rıza Fırat’ın 1972 yılında ölümü üzerine Nakşibendiliğin bir kolu olan Palevi tarikatının lideri olur. 1970’li yılların başında Necmettin Erbakan’ın başkanı olduğu Milli Selamet Partisi’ne destek verir. Necmettin Erbakan ile miting meydanlarında dolaşır. 1973 seçimlerinde Erzurum’dan bağımsız seçimi kazanan yeğeni Mehmet Fuat Fırat’ın Milli Selamet Partisi’ne katılmasını ister. Daha sonra da Mehmet Fuat Fırat aynı gelenekten gelen Refah ve Fazilet gibi partilerde milletvekilliği yapar.
Tarikat lideri olduktan sonra Şam, Mekke, Trablusgarb gibi şehirleri ziyaret eder ve buralarda dini konferanslar verir. Palu’da kendi adına Şeyh Selahattin Palevi Camisi’ni yaptırır. Uzun süre Londra’da da tedavi gören Şêx Selahattin Erzurum’un Tekman ilçesinde 1979 yılında kalp yetersizliğinden vefat eder. Palu’da düzenlenen 10 bin kişinin katıldığı cenaze töreninde Palulu eski bakanlardan Ali Rıza Septioğlu cenazesinde takke giyip tekbir getirir. Ali Rıza Septioğlu aynı zamanda Şêx Said’in amcası Şêx Hasan’ın torunuydu.

Zazaca mevlüdü



Zazaca üçüncü mevlüdün sahibi

Şêx Selahattin’in bir de Kirmanckî (Zazaca) yazdığı bir mevlüt vardır ki Zazaca yazını için önemlidir. Malmîsanij’in verdiği biliglere göre, Şêx Selahattin’in Beyatname’si (Biatname) Ehmedê Xasî ve Usman Efendîyê Babij’den sonra Kirmanckî yazılan üçüncü mevlüt olma özelliğini taşır. 7 sayfadan oluşan bu mevlüt, A4 kağıdıyla 3, 4 sayfa tutar. Kapağında ‘Beyatname Sureti’ yazar. Bir Nakşibendi şêxi olan Şêx Selahattin bu mevlüdü kendi müritleri için yazmıştır ve diyanetten ve Müslümanlığın şartlarından bahseder. 1977 yılında müritlere has olarak gizlice basılır.

Müritleri ile beraberken



Azadî ile ŞKC arasındaki ilişki
Şimali Kürdistan Cemiyeti için bir bakıma Azadî örgütünü diriltme girişimi de denilebilir. Bir illegal örgüt olan Azadî’nin lideri Cibranlı Halit Bey yakalanınca ve sonrasında 1925 yılındaki hadise patlak verince Şeyh Said hareketin liderliğini üstelenmek zorunda kalır. Bu açıdan Cibranlı Halit ve Şeyh Said Azadî’nin en çok bilinen iki ismidir. Şimali Kürdistan Cemiyeti davasında da Şeyh Selahattin sonra en çok üstünde durulan isim Ahmet Bey’dir (Sever).  Şeyh Selahattin ile birlikte yargılanan Ahmet Bey aynı zamanda Azadî’nin lideri Cibranlı Halit Bey’in kardeşiydi. Şeyh Said ve Cibranlı Halit arasında arasında siyasi ve fikirsel yakınlığın dışında akrabalık bağı da vadı. Şeyh Said’in üç eşinden biri olan Fatma Hanım, Halit Bey’in kızkardeşiydi. Yine Cibranlı Halit’in annesi Halime Hanım ile Şeyh Said’in annesi de kardeştirler.


Sonuç niyetine
20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar da güçten düşmüş Kürt ümera ve ulema sınıfının önemli bir kesimi hâlâ sistem içileşmemişti. Hem Kemalist ideolojinin düşünce dünyası ve tahayyülündeki toplumda buna yer yoktu hem de bu sınıfın son kuşağı siyasal olarak henüz Kürtçü bir çizgideydi. Kürt ümera ve ulema sınıfının öncülüğünü yaptığı örgütler hedefine ulaşamayınca o son kuşak da kendi sınıfsal konumlarına göre bir yaşamı tercih etti. Bu durum Türkiye safhasında Demokrat Parti dönemine kadar sürdü ve sonrasında Merkez Sağ ve Milli Görüş diye tabir edilen gelenekten gelen partilerde temas halinde oldular. 90’lardan sonra Kürtlerin legal alanda güçlenmesi ile beraber tümü olmasa da bahsi geçen son kuşağın aile efradının bir kısmı Kürt siyaseti ile yürüme kararı aldı.
Şimali Kürdistan Cemiyeti için Kürt ümera ve ulema sınıfının akim kalmış örgütü diyebiliriz. Türk basının ve yabancı basının 'Şeyh Said’in oğlu' olarak sürekli adını zikrettiği, Bağdat’taki Kürt gençlerinin derneğinde resmi asılı olacak kadar etkili bir figür olan Şeyh Selahattin her ne kadar ŞKC’nin Şimali Kürdistan Cemiyeti olduğunu reddetse de, bu isimle bir örgütün olduğu, kağıt üzerinde de olsa örgütsel bir nizama sahip olduğu aşikardır. Yine mahkemesinde belirttiği üzere Bağdat’dan Türkiye’ye dönerken Halep’e uğraması orda Xoybûn yetkilileri ile görüştüğü ihtimalini güçlendiriyor. Zira Erzurum’daki ilk ifadesinde görüştüğünü kabul etmiş Ankara’daki mahkemede ise bu görüşmeyi yalanlamıştır. Şeyh Selahattin’in mahkemedeki ifadelerine bakıp Xoybûn’la ilişkisi olmadığını söylemek en zor ihtimaldir. İdam ile yargılandığı için mahkemede kendi aleyhine olan intibayı lehine çevirmek için Erzurum’da verdiği ifadesindeki bazı bölümleri kabul etmemiş olması muhtemeldir zira mahkemede ilk ifadesi için ''yanlış yazılmıştır'' der. Mahkemedeki tutumu ile 'Kürtlüğe dair iddia taşımayan bir mütedeyyin' portresi çizse de gerçekte durum farklıdır.          


(1) Kürtçesi Azadî olan örgüt Türkçe farklı isimlerle anılır; Kürdistan İstiklâl ve İstihlâs Cemiyeti, Kürdistan Bağımsızlık Komitesi, Kürt İstiklâl Cemiyeti
(2) Mahkeme kararı ile doğum yılı 1908 olarak tashih edilir. Ayırca kendisi mahkemede Hicri takvime göre doğum yılının 1326 olduğunu söyler. Beyatname’sinin arka kapağında ise Hicri 1320 yazar.
(3) Ahmet Sever’in anlatımında parantez içinde verilen 'Şimali Kürdistan Cemiyeti' ibaresinin kime ait olduğu net değil. Anlatana mı yoksa yazar veya yayıncıya mı ait tam anlaşılmıyor.
(4) Tahsin Sever’in kitabında Şêx Selahattin’in 9 yıl hapis cezası aldığı bilgisi geçiyor. Dönemin bazı gazetelerinde yaşından dolayı cezasının 12 sene 6 aya bazı gazetelerde de 10 sene 6 aya düşürüldüğü yazar. Sonradan idam edilen Sadi Ağa’nın ise kaç yıl hapis cezası aldığı hakkında net bir bilgi yok.


Kaynak:
Ahmet Kahraman, Kürt İsyanları (Tedip ve Tenkil), Evrensel Basım Yayın, Üçüncü Baskı 2011
Tahsin Sever, 1925 Hareketi-Azadî Cemiyeti, Nûbihar yayınları, İkinci Baskı 2018
Müfit Yüksel, İslamsız Kürdistan Hayali Ortadoğu, Nesil Digital, 2015
Edebîyatê kirmanckî ra nimûneyî (Zazaca edebiyatından örnekler), Mardin Artuklu Üniversitesi, 2012
Orhan Zuexpayic’in Şeyh Selahaddin Fırat (''Saidoğlu'') adlı yazısı

Sonntag, 28. Juni 2020

Hevpeyvîna bi Cewad Merwanî re



Dora Radyoya Bexdayê ye


  • “Radyoya Êrîvanê li gor me paqij bû, qediya. Îca me niha dest bi radyoya Bexdayê kiriye. A Radyoya Bexdayê tev nîn be jî ên di destê min de ji bo çapê hazir in, mayê notayên wan.”



Beriya bi çendekê Deutsch-Kurdisches-Kulturinstitut (Enstîtuya Çandê ya Alman û Kurdan) Stranên Arşîva Radyoya Erîvanê wekî pirtûk bi 4 bergan çap kir. Berga yekê û ya diduyê ji bo “Stranên Rîtmîk”, berga sisiyê û ya çarê jî ji bo “Stranên Serbest” hatibûn veqetandin. Tevî DVD’yên wan stranan, nota, gotin û analîzên van stranan di çar bergan de hatine komkirin.
Lêkolînerê muzîka Kurdî û stranbêj Cewad Merwanî bi salan e li ser vê arşîvê kar dikir. Cewad Merwanî hê di xortaniya xwe de dest bi berhevkirina stranên Kurdî kiriye, heta demekê ji bo kanala televizyonê ya fermî a dewleta Tirk TRT´ê jî ev kar kiriye, lê niha bi dilekî rehet dibêje, baş e ku ew kar neçû serî. Cewad Merwanî heta niha bi hezaran kasêt bi alîkariya nas, dostan kariye berhev bike û li cem xwe bihêle.

Ez ne şaş bim te ji bo TRT’ê jî demekê stran berhev kirine?
Sala 82´yan bû ez bawer dikim, ew mesela TRT çêbû. Li Diyarbekir pêşbirkek çêbûbû, digotin herçî qezenc bike, em ê wî bikin xebatkarê TRT´ê, em ê wî bişînin konserwatuarê. Yanî tu diketî TRT´ê û meaşek jî didan te.
Hê min lîse xelas nekiribû. Îca li Diyarbekir em ketin vê pêşbirkê û min qezenc kir. Qelemek dane min, saetek dane min, û ji min re gotin, kîmlîga xwe tiştên xwe bîne, qeyda xwe li Diyarbekirê li radyoyê çêke. Paşê min qeyda xwe çêkir, gava çûm vê derê, ez rojekê du rojan li wir mam, ji min re gotin, em ê teybek û kasêtan bidin te, tu yê herî li gundan bigerî, ji devê dengbêjan, ji dawetan, tu yê wan stranan kom bikî û tu yê bikî repertuwar ji xwe re.

Yanî digotin tu bi xwe wergerînî Tirkî?
Erê, erê çawa. Digotin tu yê wergerînî Tirkî, ewê bibe repertuwar ji te re, tu yê kopiyaya wan bidî me jî. Min jî hingî got, jê xweştir tine, û min lêxist ez çûm gundan. Texmîn dikim 5, 6 meh bûn, wisa min ev xebat kir. Ne şaş bim 53 ew kasêtên Sony wê çaxê yên mezin, yanî 90 metre min dagirtin. Ji dengbêjan ji wan gundan, ji dawetan min komî ser hev kirin, tev anîn.
Hevalên din min tim navê wan gotiye, hevalên min ên têgihîştî hebûn tiştên ne xweş ji min re digotin. Te dî wan çaxan hinek hunermendên koka wan Kurd lê xizmeta Tirkî dikirin hebû.

Jixwe wan salan moda bû ew tişt ne were? Ji wan re digotin ‘Doğulu’ (Rojhilatî), hingî ji wan pir hebûn…
Erê sihet xweş, Îzzettîn Altinmeşe, Burhan Çaçan, Kuçuk Emrah û çend kesên din hebûn. Me piştre fêhm kir ku hingî konsepta wan ew bû ku bi hunerê tine bikin, yanî mesele wan ne ew bû îlhes min bikin TRT´ê, ne ketibûn etra min de. Wî çaxî jî û beriya wê jî ez diçûm dawetan. Ez tam nizanim ya 75 bû yan 76 bû, ez zarok bûm, hê diçûm ortaokilê, sala ewil bû ketibûmê. Em diçûn cem Koma Azadî.

Beri we hebû ya we çêkiribû ew kom?
Na welehî berî me hebûn. Riya Azadî (Özgürlük Yolu) hebû, koma wan bû. Îca ewana qazaxek ji Swedê anîbûn, li serê bi kesk û sor û zer nivîsandibûn, Roja Welat. Ev qazax li min kirin, ez zarok bûm, li kesî nebû, belkî li kesekî din bûbûya li min nedikirin ji ber ku ez biçûk bûm li min hat. Em derketin Dîlan Sînemasî ya li Diyarbekir, li wê derê du heb stran bi min dan gotin, hingî kêfa min hat, hindik mabû ez bifirim, ewqas xweş bû. Di vê şevê de ev qazax li min kirin û ez bi koroyê re derketim. Wî çaxî zehmet bû zarokek bi tena serê xwe here cihekî, mesela ez li Farqînê dimam ji bo min zehmet bû bi tena serê xwe herim Diyarbekir. Îca em bi hev re çûn ji Farqînê, em bi hev re di Dîlan Sînemasî de derketin. Piştre min grubek ji xwe re çêkir, du sal beriya 12’ê Îlonê bû. Teknîkên me, boksên me kêm bûn. Em derdiketin dawet mawetan, wirde wêde. Li Farqînê qehweyeke me hebû, rojek di ser 12’ê Îlonê re derbas bûbû, avêtin ser vê qehwexaneyê jî, me tê de 400, 500 kaset veşartibûn, ji xeynî çendekan, hema bêje giş bi Kurdî bûn. Wan kasetên min giş avêtin ber tekelê kamyona eskeriyê. Paşê min çû giş top kir, xist nav torbekî, min bire nava baxçê da. Min xweşik şirîtên wan vekirin, kasêtên nû min anîn, min şirît kirin zikê wan kasêtan da ku di destê min de bimînin. Jixwe, pirê wan jî min jiber kiribûn. Min du rojan li kaset guhdarî dikir, roja sisiyan min jiber dikir. Piştî 12’ê Îlonê ew kasêtan xwe min giş kirin bin erdê.




Ew kasêtên berî TRT’ê jî te bi xwe berhev kiribûn?
Beriya 12 Îlonê kasêt hebûn, hinek jî ji derve dihatin. Îca awana jî gava şofêr diçûn Iraqê, Zaxoyê, min ji wan temîn dikir, digotin çi em ji te re bînin, min digot kasêtan bînin. Min anîbû kom kiribûn, gelek kasêtên hunermendên wê çaxê, wekî Kawis Axa, Hesenê Cizîrî, Mehmed Arifê Cizrawî, Meryem Xan. Tevî kasêtên min berhev kirî, hema bêje 300 kasêt çêbûbûn. Min ew kirin nava naylonê, û xistin nava tekel, û nava tekêl jî bi kayê dagirt da ku ji baranê şil nebin. Ewanên ji bo TRT’ê min çû berhev kir, sala 82´yê bû qey, min ew jî anîn. Jixwe, ez neçûm TRT’ê ne jî konservatuwara wan. Min kasêtên xwe jî nedabûn TRT’ê wî çaxî

Çima têkiliya te bi TRT’ê re qut bû?
Hevalên ku şev û ro em bi hev re bûn, di mektebê de jî em bi hev re bûn, me pirr jî ji hev hez dikir, ew hinekî din têgihîştî bûn, wan got, ”Law tu diçî tiştên me difiroşî dijmin”, ”Tu diçî wan stranên me pê dilîzî jî niha dikî malê diziyê’’. Gotin em ê têkiliya xwe qut bikin ji te, ew çi ye tu dikî, tu xwe difiroşî, heta ez bi gotinên wan êşiyam jî. Min jî rabû, got, heqet ez jî ji Kurdîtiyê hez dikim, ew çi ye. Bavê min jî nedixwest, malbatê jî nedixwest biçim ji wan biqetim, meseleya me ya aborî jî nîn bû. Wî çaxî te dî, bavê min digot, çi lazim be ez ê ji te re bistînim, çi cîhaz çi teyîb. Nedixwest ji ber çavê wî herim. Min çû teyîba wan da wan û min kasêtek jî neda wan.
Min jî digot, ez ê cîhazekî baş bistînim, ez ê biçim dawetan, ez ê biçim ger konseran tişt miştên wisa hebin. Werhasil bi vî awayî malbat jî hevalên min jî bûn sebebê ku min ji firîneka zinarekî filitandin. 12 salan jî min li dawetan lê xist. Heta Wanê heta Beyazidê, heta Cizîrê, Silopî, Mêrdinê nizanim Diyarbekir jixwe tim li wê bûm, li Licê derdora wê. Gava ez hatim Ewrûpayê jî wan kasêtên ku min veşartibûn, min cihê wê got ji wan re, çûn derxistin, ji min re şandin.

Tiştek bi wan nehatibû?
Sala 93’an bû ji Sûriyeyê jî wekî 200 kasêtan min ji wir jî anîn. Her wiha ez dawiya 95´an çûm Êrîvanê, min ji wir jî hindek kasêt anîn. Min ew giş kom kirin, loma ez dibêjim, ew berhema şoreşê ye, bi xêra wê şoreşê nebûye te dî, meriv nikarîbû ji bin karekî wisa rabe, rastî bêjim min bi xwe nedikarî. Hinek jî li wira hebûn, hinek min ji hevalê Şemdîn stendin, hinkî min ji Zarîfe stendin, hinkî hevalê Merdan anîn, bi vî awayî arşîv di bin banê Mîr Muzîk, Akademiya Kurdî de di bin van sîwanan de min parast. Niha 42 hezar kisûr stranên me henin. Eger di her kasêteke de 10 stran hebin hema bêje dikin 4 hezar 200 kasêt. Hema em bêjin ji stranan 10 hezar dubare ne, 30 hezar stranên me di wir da kom bûne. Îca ewaya xezîne ye, tabî ew xezîne milkê min e, na, ê me teva ye. Demekê em çûn cem hevalan, li wir Mustafa Karasu hebû, gotineke wî hebû di serê min de wekî bizmar zeliqiye, digot, Ereb li ser bîra petrolê rûniştine lê Kurd jî li ser bîra çandê rûniştine. Ew gotin, bi rastî jî gotineke tarîxî ye. Îca gava meriv li wan stranan dinêre, ez diçim berî sê sed salan, çar sed salan, tê de edebiyat heye, tê de êş heye, xweza heye, derd heye, derman heye her tişt heye. Axîna jinê heye, di wan stranan de çiqas rola jinan mezin e, min dîtiye, çiqas jin afirîner e, min dîtiye.
A yekê me ew stran kirine arşîv, ji bo winda nebin. A duyê, girtina pêşiya qirkirina çandê ye, ya sisiyê jî ji bo ku ên me çi ne ên xelkê çi ne xuya bibin.


Di nav çar cîldên Stranên Erîvanê de tevde çend stran hebûn?
Esas 1150 stran bûn, hindek dubare bûn, hindek jî heqê telîfê hebû li ser wan, man 915 stran. Hê destpêkê min pirtûkek çêkiribû, wê çaxê DVD dernektibûn, tê de nêzî 1000 stranan hebûn, ew CD´ya wê çênebû, weşanxaneya Avestayê derxist, ew pirtûk tevlîhev bû yanî stanên Hekarî bûn, Serhede bûn, Amedê bûn ên Soran bûn. Lê piştî wê me yek a Êrîvanê çêkir, tenê yên rîtmîk ên dawetan me ew çêkir. Arşîv hê di destê me de mabû, vê neqlê me arşîva radyoya Êrîvanê kire nav her çar cîldan. Arşîva Radyoya Êrîvanê paqij bû a niha.
Di nava vê xebatê te de keda gelek kesan heye; di serî de Weysî Varli, Şiyar Ayaz, Evren Koç, Serwet Denîz, Mehmet Çakmak, Serhad û Ulaş.

Xebatên bi vî rengî wê dewam bikin?
Radyoya Êrîvanê li gor me paqij bû, qediya. Îca me niha dest bi radyoya Bexdayê kiriye, me dest bi xebata dengbêjan jî kiriye, heta niha 1560 heb dengên wan tekstê wan me hazir kirine. A Radyoya Bexdayê tev nîn be jî ên di destê min de ji bo çapê hazir in, mayê notayên wan.


Ev hevpeyvîna min a bi Cewad Merwanî re 28'ê Hezîrana 2002 di rojnameya Yeni Özgür Politika de çap bû

Freitag, 8. Mai 2020

Kürtlük vadisinde iz bırakmış bir doktor: Rodî Demirkapı


 

20. yüzyılda Kürt doktorlar, mesleki formasyonlarının yanı sıra Kürt aydınlanmasında da önemli roller üstlendiler. Doktor Fuat ile başlayıp Doktor Şivan ile devam eden Kürt ulusal mücadelesinde öncü olmanın yanı sıra 80’li yıllardan sonra da birçok Kürt genci ya tıp eğitimini yarıda bırakarak ya da tamamlayarak ulusal mücadeleye katılmıştı. Bu gençler savaş koşullarında askeri görevlerinin yanında doktor olarak da hizmet verdiler. 90’lı ve 2000’li yıllarda hem tıp öğrencisi iken hem de doktorluk mesleğini icra ederken siyasal, kültürel ve sanatsal mecralarda da üretimde bulundular. Rodî Demirkapı da halk tarafından sevilen bir doktordu. Yaşar Kaya’nın deyimiyle ‘Kürtlük vadisinin iz bırakan, bölüğü belli bir Kürt yurtseveriydi’. Kürdistan’da başlayan hayatı sürgünde, trajik bir biçimde son buldu.
 
Müzik çalar cep telefonlarının yeni çıktığı dönemlerde çoğu kişinin telefonunda kayıtlıydı seslendirdiği şiirler. Kimi zaman ‘Ez gerîla me, gul im gul’ diyerek özgürlük savaşçısının mücadelesini ve bu mücadelenin estetiğini anlatırken duygulandırıyor kimi zaman da yarı teatral bir biçimde seslendirdiği ‘Baz û Tolaz’ ile güldürüyordu. Dinlerken çoğu insan onun Almanya’da yaşamını yitirdiğinden de habersizdi.
 


Sürgün ve intihar   
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kimi Almanyalı yazarlar sürgün yaşamına daha fazla dayanamayarak intihar etmeyi seçtiler. Özellikle Nazi rejiminden dolayı yurtlarını terk etmek zorunda kalan Ernst Toller, Walter Hasenclever, Walter Benjamin, Kurt Tucholsky, Stefan Zweig ve Ernst Weiß sürgünde yaşamına son veren yazarlardan bazılarıdır. Kendisi de babası gibi yazar olan Thomas Mann’ın en büyük oğlu Klaus Mann, Nazi rejimi sonrası döndüğü Almanya için “Kendimi anavatanımda bir yabancı gibi hissediyorum” diyerek Fransa’da yaşamına son vermişti. Geri dönüp Almanya’da yaşamına devam eden yazarlar da kendilerini hiçbir zaman oraya ait hissedemediler. İçsel sürgünlükleri her daim devam etti. Sürgün Kürtlerin yaşamak zorunda kaldığı Avrupa ülkelerinden biri olan Almanya’da da bundan 19 yıl önce bir Kürt aydını yaşamına son vermişti. Özellikle seslendirdiği Kürtçe şiirler ile sesine aşina olduğumuz Rodî Demirkapı ya da Kürtçe adıyla Dr. Bawer Rodî Qantoz. Ölüm haberini üzüntü ile okumuştu sevenleri: “Önceki gece saat 22.00’de evden ayrılan Dr. Rodî, Köln-Vings’te bulunan evinin karşısındaki bir parkta kendisini bir iple direğe asarak yaşamına son verdi.”(9 Mayıs 2001, Özgür Politika)

 

İki Kürtçe kitabı yayımlandı
Dr. Rodî, 1945 yılında Elazığ’ın Kovancılar ilçesine bağlı Kirvan (Gülçatı) köyünde doğdu. 1973’te Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. 1991 yılında Kovancılar’da kurulan HEP şubesinin ilçe başkanlığını yaptı. Bingöl Merkez, Karlıova ve Elazığ’ın Kovancılar nahiyesinde doktorluk yapan Demirkapı, 5 Kasım 1992 tarihinde Türk devletinin kontraları tarafında evinde silahlı saldırıya uğradı. Saldırıda Demirkapı ağır yaralanırken, oğlu Şûrzan hayatını kaybetti. Dr. Rodî, bu saldırı üzerine 1993 yılında Avrupa’ya gitmek zorunda kaldı. Doktorluk mesleğinin dışında edebiyat ve felsefe ile de uğraşan ve birçok şiiri bulunan Dr. Rodî’nin iki Kürtçe kitabı yayımlandı. Şiirlerinden oluşan ilk kitabı ’Ez gerîla me, ez gul im gul’ Rewşen yayınlarından 1996 yılında, felsefi deneme yazılarının yer aldığı ’Hebûn mûtlaq e’ adındaki kitabı da 1999 yılında çıktı. İki dönem boyunca sürgünde Kürdistan Parlamentosu (PKDW) üyeliği de yapan Dr. Rodî evli ve dört çocuk babasıydı.   







‘Halkı gibi yaşıyordu’
Onunla 1964 yılında okumak için geldiği İstanbul’da Musa Anter vasıtasıyla tanışan Yaşar Kaya, ölümünün ardından Dr. Rodî için kaleme aldığı yazısında ondan şu sözlerle bahsediyordu: “Dr. Rodî eşine ender rastlanan bir Kürdistanlı idi. Ava gider, ata biner, yarış atları besler, yaylaları cennet bilir, dağları yüreği bilir, onları sevda gibi tutku gibi kucaklardı… Dr. Rodî Kürtlük vadisinde iz bırakan, bölüğü belli bir Kürt yurtseveriydi. Hep bir Kürdistanlı gibi yaşadı. O, Kürt köylüsünün Kürt doktoruydu, halkı gibi yaşıyordu.’’ (12 Mayıs 2001, Özgür Politika)
Doktor Rodî, 12 Mayıs 2001 yılında doğduğu köyde binlerce kişinin katılımıyla toprağa verildi.


Mittwoch, 22. April 2020

Kürt müziğinin sade ve zarif sesi: Hozan Şiyar

Foto: Yaşar PARLAK

Hozan Şiyar ya da Şiyar Farqînî, 80’li ve 90’li yılların Kürtler için çetin geçen yıllarında seslendirdiği şarkıları kadar sadeliğiyle de unutulmayan bir isim. Kasetleri ulusal mücadeleye gönül vermiş Kürtlerin evinden eksik olmayan Hozan Şiyar, 90’lı yıllarda Ayşe Şan, Murat Bektaş ile birlikte Diyarbakır’ın en çok dinlenen ve sevilen sanatçılarındandı. MED TV ve MEDYA TV aracılığıyla özellikle ‘Şîrîna min’ şarkısı ile Kürdistan’ın dört bir tarafında tanındı.
 

Hozan Şiyar ya da kimlikteki adıyla Celal Sarıkaya, 1953 yılında Silvan’da dünyaya gelir. Çocuk yaşta müzikle ilgilenmeye başlar. 1975 yılında Silvan Askeri Şubesi’nde memur olarak işe başlar ve aynı yıllarda birkaç arkadaşı ile müzik grubu kurar. Kürtçe müzik yapmasından rahatsızlık duyan Türk devleti hakkında onu sürgün etmek ister. Sürgünlük yerine istifa etmeyi tercih eden Hozan Şiyar görevinden ayrılır. 1976 ve 1977 yıllarında müzikle ve siyasetle aktif bir biçimde ilgilenir. Çok sayıda Kürt örgütünün olduğu dönemde o Kawacılar’a yakınlık duyar ve Kawacılar’ın müzisyeni olarak tanınır. O yıllarda örgütlerin önce çıkan müzisyenleri vardır, mesela aynı yıllarda Hozan Dilgeş KUK’un, Âşık Temelî Şivancılar’ın müzisyeni olarak bilinir. Hozan Şiyar kararlı bir Kawacıdır. O kadar ki ‘Urmiye Urmiye’ şarkısını Kawa hareketinin propagandasını yapacak biçimde değiştirir: ’Farqîn e, Farqîn e, hemî Kawacî ne’
 
Birkaç kez tutuklanır

1977-1980 yılları arasında baskı ve zorluklara rağmen 5 kaset çıkartır. Artık tanınan bir sanatçı hâline gelen Hozan Şiyar, 12 Eylül Darbesi ile tutuklanır. 2 yıl tutuklu kaldıktan sonra tahliye olur, fakat 1984’te Kürtçe kasetleri yüzünden tekrar hapse atılır.

1986 yılında tekrar tahliye olunca da Kürtçe şarkılar söylemekten vazgeçmez ve inatla, inançla söylemeye devam eder. 1990 yılında en çok bilinen şarkısının içinde yer aldığı ‘Şîrîna min’ kaseti ile dinleyicilerini karşısına çıkar. Kendisi gibi eski bi Kawacı olan Mehmet Emin Cengizoğlu, şarkının çıkış öyküsünü anlattığı röportajında şunları söyler: “12 Eylül darbesinden sonra Kürtçe kasetler yasaklanmış, yeni yeni Kürtçe kasetler çıkmaya başlamıştı. Hozan Şiyar parçalarını hazırlıyordu, o ara ben bir iş için Cizre’ye gidecektim; eğer bulabilirsem ‘Cîzirê Cîzirê, seatê zîncirê lê’ parçasının orijinalini istedi. O zaman ben ona cezaevinde Kürtçe bir şiir yazdığımı ve eğer isterse değerlendirebileceğini söyledim. Şiiri verdim, çok beğendi ve müziğini kendisi yaptı. İstanbul’a gittiğinde plak şirketi parçayı çok beğenmiş ve kasetin çıkış türküsü olarak ‘Şîrîna min’ı seçmiş.”
 
‘Şîrîna min’ ile büyük bir üne kavuşur

Aynı yıllarda SHP listesinden Kürt Özgürlük Hareketi’ne bağlı kişiler belediye seçimlerini kazanınca, Hozan Şiyar da belediyede işçi statüsüne çalışmaya başlar. ‘Şîrîna min’ kasetiyle Kürdistan’da büyük bir üne kavuşan
 
Hozan Şiyar, adının devletin ölüm listesinde olduğunu duyar ve birkaç ay evde saklanmak zorunda kalır. Daha sonra İstanbul’a gider ve burada Mezopotamya Kültür Merkezi ile ilişki kurar. Kurumun çalışmalarına katılan Hozan Şiyar, 1992 yılında İsveç’e sürgün gitmek zorunda kalır. Avrupa’da bulunduğu süre içerisinde ilk Kürt televizyon kanalı MED TV’nin kuruluşunda yer alır ve kanalın mütevazi emekçilerinden biri olur. 1998 yılında kansere yakalanır ve 22 Nisan 2002 yılında sürgünde yaşamını yitirir. Daha sonra vasiyeti üzerine Silvan’da toprağa verilir.
 

 

Unutulmaz bir direniş ağıdı: Çemo

Kendi besteleri kadar başka şarkıları da yorumlayan Hozan Şiyar’a en çok Mihemedê Şêxo’nun şarkıları yakışıyordu. ‘Heps û Zîndan’ , ‘Felek Heylê’ , ‘Min Bihîstî Tu Nexweş î’ onun en çok sevilen şarkılarındandır. Belki de Mihemed Şêxo gibi zarif ve mütevazi, aynı zamanda sanat, direnişle dolu geçen ömrü onları birbirine yakınlaştırdı.

15 Ağustos Atılımı’yla PKK öncülüğünde gelişen Kürt ulusal direnişine karşı da tepkisiz kalmaz. Direnişi anlatan, yansıtan şarkılar onun sesiyle daha çok tanınır. Bunlardan biri ‘Çemo’ ağıdıdır.* PKK tarihinde ‘Şikestûn Direnişi’ olarak geçen ve önemli bir yere sahip tarihi bir olayın ağıdı olan ‘Çemo’ şarkısı da zamanla Hozan Şiyar’ın en bilinen şarkılarından biri olur. 1980 yılında Dêrik’in Şikestûn köyünde yaşanan bu tarihi olayda, Türk ordusu tankı, topu, helikopteri ve yüzlerce askeriyle 6 savaşçının bulunduğu yere baskın düzenler. Beklemediği bir direniş ile karşılaşan Türk ordusu yurtsever köyülülere saldırır. Köylülerin destansı direnişin tanığı olduğu bu olayda Ahmet Kurt (Kemal), Mehmet Kurt (Cemal), Selman Doğru, Abdullah Yüce, Mehmet Özsoy, Süleyman Saruhan şehit düşer. Sonrasında bu direniş ‘Çemê Şikestûnê’ ağıdıyla ölümsüzleşir.

* 'Çemê Şikestûnê' şarkısı ilk olarak sanatçı Zozan’ın Hunerkom’dan çıkan ‘Zozan-2’ kasetinde yer almış. Firaz Baran’ın 2007 yılında Weşanên Mezopotamya’dan çıkan ‘Hunerkom Akademî Mîr-1978-2006’ kitabında ‘Zozan-2’ kasetindeki şarkılar da var. Kitapta ‘Çemê Şikestûnê’ adıyla yer alan şarkı hakkında 'Gotin û Muzîk: Xalid an jî gelêrî’ bilgisi bulunuyor. Bu şarkı ‘gelêrî’ olamayacağına göre şarkının bestekarı için aksi ispatlanmayana kadar Xalid diyebiliriz.

 

Bir cümlelik silah: Kürdistan sömürgedir

Foto: İbrahim Demirel 70’li yılların ikinci yarısında Kuzeyli Kürt örgütleri içinde sömürgecilik tartışmaları popülerdi. Ancak o günlerdeki ...