Dienstag, 24. Mai 2022

1930’lu yıllarda en medyatik Kürt: Haco Ağa




  • Haco Ağa, 1930’lu yıllarda Türk basınının ‘Kürtçülük’ bağlamında en çok konu ettiği kişidir. Olayı bazen politik bağlamından koparıp magazinsel veya polisiye bir havaya büründürdüğü durumlarda bile Haco aksiyonun merkezidir. 


 

Haco Ağa, Xoybûn’un kurucularından ve ilk merkez komite üyelerinden bir aşiret reisidir. Hevêrkan aşiretinin reisi olan ve 3. Haco olarak da bilinen Haco, Xoybûn örgütü içerisinde geleneksel kanatı temsil etmesine rağmen modern batılı okulların tedrisatından geçmiş Kürt aydınları ile ortak çalışmış, onların kitap, dergi, bildiri gibi yazılı üretimlerinin Kürtler arasında yayılmasına katkıda bulunmuştur. Hatta kendisi ve oğlu Cemil Haco, Celadet Bedirxan’ın çıkardığı Hawar dergisine yazılar yazmış. Kürt şair Cegerxwîn anılarında Haco Ağa’nın Xoybûn içindeki konumundan hoşnut olmayanların da olduğunu belirterek, ”Haco Ağa gibi okuryazar olmayan, adını bile yazamayan birinin Fransızlar eliyle kendilerine önderlik yapılmasını istemiyorlardı” sözleriyle örgüt içindeki bu rahatsızlığı dile getiriyordu. (Cegerxwîn, Hayat Hikâyem, Evrensel Basım Yayın, Kürtçeden çeviren: Gazi Fincan, 2003, Sayfa 274)

Haco Ağa, 1926 yılında Suriye’ye yerleşir ve özellikle Cezire bölgesindeki Kürt aşiretler arasında şöhreti yıldan yıla artar. Suriye’ye geçen Kürt aydınlarının da ilk temasa geçtiği insanlardan biridir. Suriye’de 1940 yılında yakalandığı cilt kanseri sonucu hayatını kaybeden Haco Ağa, Ağrı’da isyan sürdüğü zaman ve sonraki yıllarda da Türk basınında Xoybûn’un en çok görünen yüzüdür. O yıllarda belki de Haco kadar yakından takip edilmiş başka bir Kürt yoktur demek, abartı olmaz. Bu yazının amacı da Haco’nun 1930’lu yıllarda nasıl ve ne biçimde Türk basınında temsil edildiğini göstermektir. 
 
En çok Haco’ya yer verilir

Türk basının Haco’ya ilgisi Ağrı’daki çemberi kırmak için Suriye’den yaptığı taaruz ile başlar. Özellikle Xoybûn tarafından Cerablus’tan Dicle kıyısındaki Eyn Dîwer’e kadar Ağrı’daki isyana destek kararı alınmasının ertesinde Türk basını Haco’yu daha yakından tanıyacak, tabiri caizse mercek altına alacaktı. 3 Ağustos’u 4 Ağustos’a bağlayan gece bu destek kararı için 5 koldan taarruza geçilir. Suriye’den giriş yapacak 5 koldan önce Irak tarafından Barzan aşiret üyelerinden oluşan bir kol Hakkari üzeri giriş yapmıştır.

Bu taaruz harekatı her ne kadar sonuçsuz kaldıysa da, Türk devletinin de beklemediği bir gelişmeydi ve Türk basını bu sınırdan yapılan direnişe destek saldırılarını çok ciddiye alır. Neredeyse gün be gün gelişmeler, o dönemin ulusal yayın yapan günlük gazetelerinde birinci sayfadan verilir. Bu kollardan sadece Osman Sebrî önderliğindeki grup silah kullanır ve karakol baskınında 5 Türk askeri öldürülür. (Osman Sebrî, Bîranînên min, Lîs Yayınevi, 2016, s. 207,233) 

Fakat bunlar arasında Türk basını en çok Haco’nun harekatına yer verir, onunla ilgilenir. Bu sınırdan yapılan harekatlarda en çok Haco’ya yer verilmesi tesadüf değildir. Haco’nun fotoğrafları birkaç gün içinde farklı gazetelerde servis edilir, Haco’ya ilişkin detaylı bilgiler verilir.     


Xoybûn’un en medyatik ismi

İsmi basında Haco ile beraber ‘Haço’, ‘Haso’, ‘Hasu’ biçiminde de yazılır. Çoğunlukla isminin başına ‘Sergerde’ veya ‘Şaki’ sıfatı getirilir, sonraki yıllarda da ‘Hoyboncu’ olduğu sürekli hatırlatılır. Haco Ağa’nun Ağrı’daki isyana destek için yaptığı harekatın günlerinde çıkan, çoğunlukla birinci sayfadan geniş yer verilen haberlerin başlıklarından birkaç örnek; 

- Haço, avenesile birlikte Suriye hududumuza girdi ve geçtiği yerlerde telgraf tellerini kesti (6 Ağustos 1930 Milliyet)
- Sergerde Haço huduttan içeri taaruz etti ( 7 Ağustos 1930 Cumhuriyet)
- Haço dağıttığı beyannamelerde: ”Türkleri kesin ve intikam alın” diyor (7 Ağustos 1930 Milliyet)
- Şaki Haco Çember İçinde (8 Ağustos 1930 Cumhuriyet)
- Haço’nun tenkili gün meselesidir, diğer yerlerde tam bir sükûn var… (8 Ağustos 1930 Milliyet)
- Şaki Haso kendi köyünü işgal etti (8 Ağustos 1920 Vakit)
- Haço ile avenesinin tenkiline kâfi kuvvetler sevkedildi (9 Ağustos 1930 Milliyet)
- Şaki Haço avenesile Suriyeye firar etti (10 Ağustos 1930 Milliyet)

Haco’nun beyannamesi

Dönemin Türk basının Haco’ya ilişkin sık tekrarladığı bir ayrıntı da köylere dağıttığı beyannamedir. Beyannamede 9 Ağustos 1930 tarihli Milliyet gazetesine göre şu ifadeler yer alıyor:  “Müstakil Kürdistan” emeli etrafında toplanan aşiretlerin bu son kıyam ile ya istiklâllerini kazanacaklarını ve yahut ebediyen esaretlerini mucip olacaklarını söylemekte ve kör Hüseyin oğullarının açtığı Kürt bayrağı etrafında Kürtlerden son demlerine kadar fedakârlık beklenildiği yazılmaktadır.”

Sonrasında farklı gazetelerde Haco’nun kim olduğuna dair ard arda çıkar yazılar, haberler çıkar. 


Haco’nun Diyarbekir günleri 

Bu günlerde Haco ile ilgili en detaylı yazı ‘Na. H.’ imzası ve ‘Cenup’ta Son Tecavüzü Yapan Haco Kimdir?’ başlığıyla 14 Ağustos 1930 tarihli Hakimiyeti Milliye gazetesinde yayımlanır. ‘Na. H.’ gazetenin ‘Mesul Müdürü’ ve sonradan Uluğ soyadını alacak olan Kemalist gazeteci Naşit Hakkı’dır.

Haco’nun 1925 Kürt İsyanı’nda devletin yanında yer alıp almadığı hâlâ tartışma konusu olsa da ağırlıklı görüş Haco’nun devletin safında yer aldığı ve bununla taktiksel bir tercihte bulunduğudur. (Bu konuda farklı görüşler için bkz. Nezîrê Cibo, Havêrkan Sultanları-I, Koma basım-yayım-dağıtım, 2010, sayfa 97-109) Naşit Hakkı, Haco’nun bu isyandaki tutumuna dair şunları yazar: ”Yeni millî idarenin kudretini anlıyan bu şaki, devletimizden bu korkusunu Şeyh Sait irticaında da gösterdi, yüz elli atlı ile devlete arzı hizmet ederek Karabahçede asilerle vuruştu. Sonra Diyarbakire gelerek kendisini devlete yar göstermek ve gene mıntıkasına dönünce halka istediğini yapabilmek için nümayişler yaptı.”   

Haco ile bu süreçte Diyarbakır’da birebir tanışmış Naşit Hakkı, Haco’yu “Şeyh Saitin yakalandığından bir kaç gün sonra Diyarbakirde, ordunun açtığı örenin kazinosunda tanıdım” diyerek Haco ile karşılaşmasını anlatır: ”Yanında Miran aşiretinin iki sergerdesi Naif Ağa ve Naif vardı. Bunu aşiret reislerinin şatafatlı kılıkları yanında, mütevazi giyinmiş, daha sempatik, daha hulûlkâr buldum. Haco hapiste yattığı günler türkçe de öğrenmişti, hep Türkçe konuşmayı tercih ediyordu. Hükûmete hizmet etmiş ve sadakat göstermiş olduğunu diline virdetmiş, nazarları kendi üzerine çekmek istiyor.”


Haco'nun isyana destek için gittiği köy

Naşit Hakkı, Haco’nun Ağrı’daki isyana destek için gittiği Türk basınında 'Hubap', 'Habat', 'Habab', 'Habap' biçiminde yazılan köy hakkında da bilgi veriyor. “Diyarbekirde bir müddet kaldılar, epeyce de nasihat aldılar. Dönünce süryanı Habap köyünde dağ başındaki kasrına yerleşti. Yezidi ve süryanilerle muhat yaşıyordu’’ sözleriyle bahsettiği bu köy, Sevan Nişanyan’ın ‘Türkiye yer adları sözlüğü’ne göre Süryanice adı Habab olan köyün günüzmüzde Türkçeleştirilmiş adı Güzelsu’dur. 


‘Haco kimdir?’

17 Ağustos 1930 tarihli Akşam gazetesi de ‘Haco kimdir?’ der ve şu cevabı okuyucularına verir: ”Bu serseri Habatlı bir Kürttür. Şeyh Sait isyanında da hükûmete karşı harekete geçmiş ve nihayet cenup hudutlarımızdan aşarak Suriyeye geçmişti. Haco Suriyeye geçer geçmez derhal fransız hizmetine girmiştir. Fransızlar Hacoyu Kamışlar ve Demirçat mıntıkalarına müfettiş tayin etmişlerdir.” 

Görüldüğü gibi Haco’nun ‘Şeyh Sait İsyanı’ndaki tutumuna dair Türk basınındaki bilgiler çelişkilidir. 





‘Müstakil Kürdistan Hulyası’nın magazin ve polisiye hâli 

Ağrı’daki Kürt isyanı bastırılmış ve Xoybûn örgütünden artık eskisi gibi söz edilmese de Haco gündemdedir. 1930’lu yıllarda Xoybûn’un en medyatik ismi Haco Ağa’dır. ‘Müstakil Kürdistan’ ile ilgil haberlerde en çok onun adına rastlıyoruz, sınırın iki tarafındaki güçlü sosyal statüsü ve nüfuzu ile adeta Xoybûn’un eylem gücüdür. Bazen magazinsel bir havaya büründürülen Haco’nun Xoybûn yöneticileri ile birlikte adının geçtiği haberlerde de Haco Ağa aksiyonun merkezidir. İnsanda masabaşı olduğu hissini uyandıran bu tür haberlerin Suriye’de bulunan istihbarat elemanlarının abartılı aktarımları olma ihtimali mümkündür. Sözgelimi 18 Ağustos 1932 tarihli Son Posta gazetesi o günkü manşetini Haco’ya ayırır: ‘Müstakil Kürdistan Hulyasile Büyük Bir Dolandırıcılık’. Haberde sadece Haco değil, Osman Sebrî, Kamiran Bedirxan gibi Kürt aydınlarının da adı geçer. 

Haber şu şekildedir: 

“Müstakil Kürdistan Hulyasile Büyük Bir Dolandırıcılık

Haco İsmindeki Firarî Şerir, Köylülerden Binlerce Lira Vurmuş!

Halep, 17 (Hususî)- Vatan ve Türk düşmanlarının teşkil etmiş oldukları mahut (Hoybon) cemiyetinin son zamanlarda geniş mikyasta bir dolandırıcılık hareketine giriştiği anlaşılmaktadır. Bu fesat cemiyetinin müfsit elebaşıları, bir beyanname neşrederek, Türk hududu civarındaki köylülere ve aşiret halkına dağıtmışlardır. Beyannamelerde birtakım hayalî işlerden bahsedilmektedir. Fakat kat’i olarak anlaşılmıştır ki, cemiyet mensupları bu beyannameler vasıtasile köylüden para toplamak, bu suretle zengin olmak maksadını takip etmektedirler. Hatta bunların bir kısmının sefahat hayatı yaşadıkları, bu yüzden müfsitler arasında mühim bir ihtilâf çıktığı söylenmektedir. 
Diğer taraftan mahut eşkıya sergedelerinden Haconun da Cenup hududu civarında birtakım karışık işlere tevessül ettiği öğrenilmektedir. Esasen Türkiye firarisi olan bu Haco şeriri, kendi gibi biratakım şerir kaçkınları peşine takarak bir içtima tertip etmiştir. Bu içtiman Bedirhani Kâmran, Kâhtalı Osman Sabri ismindeki hainler de iştirak etmişlerdir. Kavgalar ve gürültüler arasında geçen bu içtimadan sonra Bedirhanî Kâmranla Osman Sabri hudut civarındaki aşiretleri dolaşmışlar, bunları bir Kürt hükûmeti teşkil etmek bahanesile bir hayli dolandırmışlardır. Fakat işin asıl garip ve gülünç ciheti şudur ki, aşiretler halkından ve kısmen de Ermenilerden dolandırılan bu paraların hepsinin Haco almış, günlerce devam eden bir içki âlemi yaşamıştır. Aşiretler mensupları ve Ermeniler, kendilerinden efsanevî hulyalarla toplanılan paraların Haco tarafından sefahat âlemlerinde sarfedildiğini anladıkları zaman kızılca kıyamet kopmuştur. Bilhassa aşiret halkı arasında müthiş bir heyecan baş göstermiş, hattâ Hacoyu ve avenesini parçalamak maksadile nümayişler tertip etmişlerdir. Şimdi bunlar, kendilerinden dolandırıcılık suretile toplanan paraların geri verilmesi için harekete geçmişlerdir. Fakat bunları kandırmak hususunda ön ayak olan Kâmran ve Osman Sabri ortadan kaybolmuşlardır. Müstakil bir Kürdistan fırıldağile toplanılan paraların mühim bir kısmının da Kâmran ve Osman Sabri tarafından kaçırıldığı anlaşılmıştır.”

Haco hakkında ‘halk’ konuşuyor 

Ertesi günün Son Posta gazetesinde ‘Halkın Sesi’ köşesinin konusu yukarıda bahsi geçen haber üzerinden ‘Müstakil Kürdistan Hulyası’dır. Polisiye bu haberi gündemde tutmak isteyen Son Posta gazetesi ‘Haco isminde serseri bir şakinin müstakil Kürdistan ve Ermenistan devleti kuracağım diye zavallı halkı dolandırdığını dün haber vermiştik, bu hususta halkımız diyor ki’ izahı ile Haco hakkındaki görüşlere yer verir:

Sadık Bey (Çakmakçılar Yeni hanı)

-Meşhur şaki Haco müstakil Kürdistan kuracağım diyerek huduttaki köylerden para toplamış, bunu da meyhanelrde, saz, söz âlemlerinde yemiş. Şimdi zavallı köylüler dolandırıcıyı arıyorlar, linç etmek istiyorlarmış. Ben bu haberi okuduğum zaman hiç şaşmadım. Vatan kaçkını bir şaki ancak bunu yapardı. 

Nusrat Bey (Kumkapı İbrahimpaşa çıkmazı 1)
- Cenup hududumuzun öbür tarafında kendilerine (Hoybon) cu ismi verilen bir güruhu lâyuflihun var. Bunlar hayalhanelerinde müstakil bir Ermenistan ve Kürdistan yaratmışlar. Bunun çıkar bir iş olmadığına kendileri de kanidirler amma saf köylüden para vurmak için bu ham hayallerinin üstünde ısrar edip duruyorlar. 

Mehmet Rıza Bey (Erenköy İstasyon caddesi 73)  
 - Beş on vatan haini Suriyede Hoybon isimli bir hıyanet şebekesi kurmuşlar. Fakat bu hayâsız herifler nihayet kazdıkları kuyuya kendileri düşeceklerdir. Bir gün şimdiye kadar aldattıkları halkın gazabına uğrıyacak ve parçalanacaklardır. 

Süleyman Sudi Bey (Sultanselim Çukurbostan 3)
- Hoyboncu Haçoyu parçalamak için Halepte nümayişler yapılmıştır. Bu vatansızların para ve sefahaten başka gayeleri olmadığını nihayet güvendikleri aşiretlerde öğrenmişler. Zaten bu hıyanet işinin bir palavra olduğunu kendileri de bilirler. Ziftlenmek için bu fikirlerinde ısrar ediyorlar. 

Şefik Bey (Sirkeci Meşrutiyet oteli) 
- Haço ismindeki bir yolkesici şaki birkaç derbederle beraber kendilerine millî birer kahraman süsü vererek müstakil Ermenistan ve Kürdistan yapacağız diye şunu bunu şimdiye kadar soymuşlar. Paraları sefahat yolunda eritmişler. Köylülerin bu galeyanını hoş ve meşru görmek pek tabiîdir. (19 Ağustos 1932- Son Posta)





Haco ve Cezire bölgesi

Sonraki yıllarda Haco Ağa artık Hatay meselesi nedeniyle Türk basının özel olarak ilgilendiği Suriye’nin Cezire bölgesi ile anılacaktı. 1921–1946 yılları arasında Suriye’ye hükmeden Fransa yönetimi esnasında Cezire bölgesinin statüsü ve geleceği hakkında özelikle 1930’lu yıllarda Kürtler, Araplar ve Hristiyan topluluklar arasında sürekli bir çekişme yaşanmıştır. Sözgelimi ’Meşhur Haço ağa vatanilere mensup bir mebusun kardeşi tarafından ağır surette yaralanmıştır.’ haberi 13 Ocak 1937 tarihli Akşam, Cumhuriyet ve Ulus gazetelerinde çıkar. Haco, aradan yıllar geçmiş olsa bile hâlâ ‘en meşhur Hoybuncular’dandır. Zaten isminin başına çoğunlukla ‘meşhur’ sıfatı getirilir.  

Sözgelimi gazeteci Mümtaz Faik Fenik’in 30 Ocak 1937 tarihli Tan gazetesinde yayımlanan ‘Cenup Hududunda’ yazı dizisinde ‘Suriye hududunda oturan Hoybuncular’ başlıklı bölümünde Haco ismini bir köylüden duyunca “Kulak dolgunluğu olarak biliyordum ki bu Haco denilen adam meşhur Hoybunculardandı. Kürtçülük peşinde dolaşan bir eşkıya idi” sözleriyle okuyucularına onu bir kez daha tanıtarak, gazetelerde çıkan yaralanma olayını da hatırlatır: ''Bu ismi hattâ siz de son zamanlarda duymuşsunuzdur. Gazetelerin Suriye’den aldıkları hususî telgrafları Haco’nun bir musademe esnasında yaralandığını bildiriyordu”.


Merkez Haco’dur 

‘Suriye Mektupları Hoybuncular boş durmuyorlar’ başlığı ve B.K imzasıyla yayımlanan bir yazıda da Cezire’deki Kürtlerin muhtariyet elde etme için çabalarının merkezi olarak Haco gösterilir. Haco hakkında okuyucuyu bilgilendirmeyi de ihmal etmez yazar: ”Sözümü bitirmeden evvel bir çok Hoybun toplantılarına reislik eden Haco ağa hakkında bir iki söz söylüyeyim. 
Haco ağa: Nusaybin kazasının Hubap nahiyesi ahalisinden (Huykâr) aşireti reisidir. Elli yaşını geçmiştir. Hemen bütün hayatı şekavet ve yağmacılıkla geçmiştir, cahil ve hunhardır. Müteaddit defalar hükûmet kuvvetlerile çarpışmış, tevkif edilerek hapishanelerde senelerce yatmıştır. Şeyh Sait isyanını müteakip 1341 senesinde Nusaybin’de isyan ederek hudut karakollarımıza tecavüz etmiş ve takip kuvvetlerimizin önünden kaçarak Suriye’ye geçmiştir. 
Haco, Suriye’ye ilticasından sonra orada Kürt cereyanının başına geçmiş ve Hoybun cemiyetinin ElCezire’de yagâne desteği olmuştur. Hâlâ da, ötedenberi yazdığımız veçhile, karanlıklara kılıç sallamak kabilinden geceli gündüzlü çalışmaktadır.
Bu mühim Hoyboncu son Suriye vakalarından sonra Beruta gitmiş ve âli komiserle sonra Elahrar gazetesi muhabirine demiştir ki: 
‘’ElCezire’de vaziyet sakindir. Aşiretler Fransızlardan memnundurlar. Şimalî Suriye aşiretlerile Kürtler arasında ihtilâf yoktur. Gazetelerin yazdıkları yalandır.” (19 Temmuz 1934 - Akşam)




 
Cezire’nin geleceği

Cezire’nin geleceği hakkında Kürtler, Araplar ve Hristiyan toplulukların arasındaki çekişmelerde ve Fransa ile ilişkilerinde Haco, Türk basını için Kürtleri temsil eden bir liderdir. Bu minvalde 31 Mayıs 1938 tarihli Son Telgraf gazetesinde çıkan bir haber şöyledir: ”(…) Halebden gelen haberlere göre, bundan bir müddet evvel Cezirede Fransızlardan tam muhtariyet istiyen Kürt Haço, Kamışlıda teşkil olunan hükûmet kaymakamlık vekâletini eline almış ve kaymakam vekilliğine kendi adamlarından Mardinli Tahiri, diğer memuriyetlere de yine kendi taraftarlarını geçirmiştir. 
Vatanî partisine mensub memurlar vazifelerinden ayrılmışlardır. Haço taraftarları, üzerlerine: ”İstiklâl ve hürriyet istiyoruz! Fransa vaadini tutmuyor! Bizi Arablara nasıl ve ne hakla satıyorsunuz? Ya istiklâl, ya ölüm!” ibareleri yazılı bayraklarla sokak sokak dolaşmaktadırlar.”


Cezire’de çok defa Suriye bayrağı indirilmiş

Kürt şairi Cegerxwîn de Kürtlerin Cezire bölgesinde Suriye’nin kaotik durumunda faydalanıp Kürtlerin yararına bir statü elde edemediklerini eleştirir: ''Şurası bilinmeli ki Cizre [Cezire] uzun bir süre Kürtlerin ve Hıristiyanların elinde kaldı. Birbirimize her zaman saygılı olduk. Ama ne yazık ki Kürt ağaları ve beyleri bundan faydalanıp, kendi ülkesini kuramadı veya milli çıkarlarını üstün tutamadı.'' (a.g.e Sayfa 273)
Hatta defalarca ‘Suriye bayrağını indirildiğini de yazarak şunları belirtir: ''Cizre'de çok defa Suriye bayrağı indirilmiş, yerine Fransız bayrağı dikilmişti. Hatta Hıristiyanlar daha ileri gidiyor, Suriye bayrağını indirdikten sonra, üzerine işiyor, yakıyor ve ayaklarının altına alıp çiğniyorlardı.’’

Haco sonunda devlet kuruyor!

18 Haziran 1939 tarihli Tan gazetesinde bu kez ‘Cezire Davası-Kürtler ve Süryanîler İstiklâl İlânı için Harekete Geçtiler’ başlıklı dikkat çekici bir habere rastlıyoruz. Haberde Haco Ağa ve Süryani patriği Habbî’nin Beyru’ta Fransız yetkililerle yaptıkları görüşme dönüşü Cezire’de hükümet konağına Cezire bayrağını çekerek bağımsızlık ilanı yaptıkları bilgisi var. Haberde ”Cezire’de ne kadar Suriyeli memur varsa hepsinin hudut haricine çıkmalarını tebliğ etmişler” ve ”hükûmet dairelerindeki Suriye bayraklarının indirilldiği” de yazılır. ”Cezire Bayrağı” ise şöyle tarif edilir ”Aynen Fransız bayrağıdır. Yalnız bu bayrağın ortasında iki buğday başağı vardır” 

Aynı haberde Kürtlerin ve Süryanilerin taleplerinin esasını teşkil eden üç maddeye de yer verilir:

”1- Cezire için Suriyeden tamamen müstakil bir idare kurulması,
2- Mekteplerde Arapça yerine Kürtçe ve Süryanice okutulması,
3- Cezireli olup Suriyede mevkuf bulunanların derhal serbest bırakılması.”

Sonuç niyetine

Haco Ağa, 1930’lu yıllarda Türk basınının ‘Kürtçülük’ bağlamında en çok konu ettiği kişidir. Olayı politik bağlamından koparıp magazinsel veya polisiye bir meseleye dönüştürdüğü durumlarda bile Haco aksiyonun merkezidir. Kemalist basın için ‘aşiret reisi’ olmasının yanında ‘Mustakil Kürdistan hulyası’ peşinde koşan biridir, bir bakıma her iki yönüyle de kullanışlı bir nefret öznesidir. Aynı zamanda ‘hudut’un öte tarafında Fransa gibi devletlerle Kürtler adına görüşmeler yapan bir ‘Hoyboncu’dur. 


Bu yazı PolitikART'ın 295. sayısında yayımlandı

Ağrı’dan Atsız’a bir ‘kürt’: Esat Mahmut Karakurt

Ağrı'nın savaş muhabiri 




  • ’Vahşiler’, 'Şakiler' dediği Kürtlerin ne kadar ‘uygarlıktan nasibini almamış’, ‘cahil’, olduğunu okuyucuya inandırmak için  ucuz hikâyeler uydurur. Akşam gazetesine yazdığı yazı ve aktardığı haberler bütünlüklü okunduğunda, gözü dönmüş Kürt düşmanlığının yanı sıra birbiriyle çelişen ifadeler ve hayal ürünü olduğu apaçık ortada olan kurgu ve düzmece hikayeler görürüz. 




Trivial (eğlencelik) edebiyat, basit bir üsluba ve çabuk tüketilebilir özelliğe sahip, edebi değeri yüksek olmayan eserleri tanımlamak amacıyla kullanılan pejorativ bir kavramdır. Konu itibarıyla aşk, ölüm, savaş, macera, aile gibi konuları işleyen bu eserlerin satış ve okunma oranları çok yüksek de olabilir. Türk edebiyatında trivial edebiyatın  en popüler yazarlarından biri Esat Mahmut Karakurt’tur. Bazılarının onun için ‘popüler edebiyat yazarı’ sıfatını da uygun gördüğü Esat Mahmut Karakurt, Ağrı Dağı İsyanı’nı konu aldığı romanı ‘Dağları Bekleyen Kız’ ile Kürt araştırmacıların yakından bildiği bir isimdir. Bu yazıda Karakurt’un mezkur romanı veya romancılığından ziyade ona ‘Dağları Bekleyen Kız’ romanını yazdıran gazetecilik sürecinden ve hem edebiyatta hem de siyasette görünür olduğu yıllardan bazı kesitler sunacağız. 

’Dağları Bekleyen Kız’ romanı, aslında Esat Mahmut’un Ağrı Dağı’ndaki başkaldırı zamanında yaptığı muhabirliğin bir ürünüdür. Akşam Gazetesi için savaş esnasında yaptığı bu muhabirlik serüveni, ona şöhret kapılarını da aralar.








Daha Erzincan’dayken başlar   

1930 yılının yaz aylarında Ağrı’da savaşın devam ettiği zamanlarda Akşam Gazetesi, bölgeden haber takibi için Esat Mahmut’u Ağrı’ya gönderir. Esat Mahmut henüz Erzincan’da iken Ağrı İsyanı hakkında yazmak için kolları sıvar! Zilan Deresi’nin kan aktığı 9 Temmuz’dan birkaç gün sonra henüz Erzincan’da iken şunu yazar: ‘’Vahşi denilecek kadar cahil olan bu Kürtlerin menfî fakat muntazam bir propagandaya tâbi tutuldukları, gerek yakalanan haydutların ifadesinden ve gerek yaptıkları esnada halka söyledikleri ipsiz sapsız cahilâne sözlerden anlaşılmaktadır.’’ (13 Temmuz Akşam gazetesi)


‘Dere bunların cesetleriyle kapanmış’

Sonrasında Erzurum üzeri Ağrı’ya ulaşır. 14 Temmuz’da Karaköse’den bildirmeye başlar. 16 Temmuz 1930 tarihli gazetede (Akşam) ‘Salih paşanın karargâhı’nda komutanlarla yaptığı görüşmelerden Zilan Katliamı’na dair edindiği bilgileri sevinçle aktarır: “Neticeyi söylemek için yalnız şu kadarını işaret edeyim: Zeylân deresinde yalnız bir müfrezemizin önünde tam bin kişi can vermiştir. Emelleri kendileri beraber toprağa gömülenlerin miktarı henüy [henüz] sayılmamışsa da 3000’den fazla olduğu kuvvetle tahmin ediliyor. Dere, bunların cesetleriyle kapanmış bulunuyor.”

Esat Mahmut, ’Vahşiler’, ‘Şakiler’ dediği Kürtlerin ne kadar ‘cahil’, ‘geri kalmış’, ‘uygarlıktan nasibini almamış’ olduklarını okuyucuya inandırmak için tez elden ucuz hikâyeler uydurmaya başlar. Akşam gazetesine yazdığı yazı ve aktardığı haberler bütünlüklü okunduğunda, gözü dönmüş Kürt düşmanlığının yanı sıra birbiriyle çelişen ifadeler ve hayal ürünü olduğu apaçık ortada olan kurgu ve düzmece hikâyeler görürüz. Esat Mahmut’un Ağrı’daki savaşla ilgili Akşam gazetesinde yayımlanan yazı ve haberlerin tümüne burada yer vermek mümkün değil ama bazı bölümlerini aktarabiliriz:     

“Âsilere yardım ettikleri tahakkuk eden kızılbaşlar üzerinde ateş edildi, bunları da artık bombalayacağız. 
Haber aldığıma göre Erciş mıntıkasında yanan köylerin miktarı 200’den çoktur. Tayyareciler geçenlerde düşürülen bir tayyaredeki arkadaşları için burada küçük bir abide yapmak istiyorlar.”  (17 Temmuz 1930 Akşam gazetesi)


Esir alınan askerin anlatımları

Aynı günün gazetesinde (17 Temmuz 1930 ) Kürt savaşçıların esir alıp serbest bıraktığı bir onbaşının, İhsan Nuri’ye ilişkin anlatımlarını ise şöyle aktarır: “Atları ve silâhları çok. İhsan Nuri’yi de gördük. Pantolonunun yanları kırmızı zırhlı, paşa elbisesi giyiyor. Ona kürtler paşa diyorlar. Şapkalarında yıldızlar, işaretler var. Bunlar Ağrı dağı gösteren işaretlerdir.’’

Esat Mahmut’un aktarımları katliamın güncesi gibidir: “Zeylan Deresine gömülmekten kurtulanlar Van hududunda yakalanmış, Van havalisinde ve Çaldıran’ın şimalinde kaçakçıları saklamak isteyen köyler cezalandırılmıştır. 
Bu suretle Ağrı Dağı müstesna olmak üzere bütün şark hududumuz mikroplardan ve müfsitlerden kurtulmuş bulunuyor.” (19 Temmuz 1930 Akşam)

“Dağ yamaçlarındaki tahassungâhları bombalarla tahrip edilen şakiler, şimdi aileleriyle beraber dağın muhtelif zirvelerine dağılarak kayalar arasındaki koğuklara sığınmağa çalışmakta, fakat havadan açılan müessir mitralyöz ve bomba ateşi karşısında muvaffak olamamaktadır.” (21 Temmuz 1930 Akşam)

“Bu adamlar o kadar vahşidirler ki daha hayatlarında bir şehir görmemişler, bir arada oturup yemek yememişler, ömürlerinde bir defa yıkanmamışlar, üzerlerine bir ceket giymemişler. Hepsinin başlarında bir keçe külah, sırtlarında ham bir koyun derisi vardır.” (27 Temmuz 1930 Akşam)

“Meselâ siz doktorsunuz, arkadaşınız avukat, öbürü gazeteci, bunlar da eşkıya!.. Ağrı kürtlerinde adam öldürmek, adam soymak bir meslektir. 
Din hakkında esaslı fikirleri yoktur. Müslüman olanların hepsi şiidir. Kızılbaşlar ise doğrudan şeytana tapıyorlar. Yedikleri, geçenlerde yazdığım gibi çiğ keçi eti ile bir avuç bulgurdur. 
Çok merhametsizdirler. Bilhassa bu noktada durmak lâzım. Değil erkeğinin 15 yaşında bir kızın eline öldürülecek bir adam teslim edin, size elleri titremeden parçalayıp iade eder !…
Bu dağlarda oturan bütün insanlardan bir fert, daha şimdiye kadar devlet, memleket için müfit bir uzuv olmamışlardır. Nüfusa dahil değillerdir, askerlikle alâkaları yoktur. 200 seneden beri devlete on para vergi vermemişlerdir. Elhasıl bunların hepsi vatan için bir ot parçası kadar faydalı değildir!..
Buna mukabil her sene bir mesele, her gün bir cinayet, her ay bir akın!..
Tayyare seslerini işittikleri zaman vahşi hayvanlar gibi bağırarak kayaların altına kaçan bu adamların imhasını bir gün meselesi olarak bekleyiniz.” ( 28 Temmuz 1930 Akşam)

“Halk yerin altında açılmış çukurların içinde yaşar. Bu çukurlar bir aile ocağı değil, bir mikrop yuvasıdır. Bu oyuklar kısım kısım ayrılmıştır. Bir kısmında inekler, diğer kısmında koyunları bekleyen büyük çoban köpekleri ve bir üçüncü kısımda da ev sahipleri yatarlar. Yıkanmak, traş olmak, temizlenmek gibi hususat mevzuubahs bile değildir.” (30 Temmuz 1930)    

Esat Mahmut’un aktarımları bazen ismi ile, bazen ‘Hususî mubarimizden’ mahreci ile bazen de mahreçsiz yayımlanır. Birbiriyle çelişen, kurgu olduğu çok açık olan akıldışı birçok olay anlatır. Söz gelimi Kürtlerin yazıdan, medeniyetten habersiz insanlar olduğunu yazarken bir başka yerde ‘Şakilerin Kürtçe beyanname neşrettikleri’ bilgisini verir. (29 Temmuz 1930 Akşam)

Ağrı macerasından birkaç yıl sonra ‘Dağları Bekleyen Kız’ romanını yazmaya başlar. Roman ilkin Akşam gazetesinde tefrika edilir. Akabinde kitap halinde yayımlanan bu roman ona ün de kazandırır. Romanı filme de çekilir. Sonraki yıllarda avukatlık ve öğretmenlik yapacak olan Esat Mahmut Karakurt, 1954-1960 yılları arasında Urfa’dan milletvekili olur. Hacı Bedir Ağa’nın Demokrat Parti’den 3 dönem Mersin Milletvekilliği yapmış oğlu Hüseyin Fırat, Mersin’de meydana gelen bir olaydan sonra TBMM’de 18 Ocak 1960 tarihli celsede; ’Aziz arkadaşlarım, Urfalı Mahmut, sekiz ada­mı ayrı ayrı zamanlarda bıçakla yaralamaktan sabıkalı Urfalı bir zavallı’ diye bahseder ondan. 





Nihal Atsız’ın unutmadığı Kürtlüğü 

Yıllar sonra, Ağrı’daki isyana önderlik yapan Halis Öztürk (Demokrat Parti) ve isyancılara ‘vahşiler, mikroplar’ diyen Esat Mahmut Karakurt (Cumhuriyet Halk Partisi) farklı partilerden mebuslar olarak 10. (1954-1957) ve 11. (1957-1960) dönem meclisinde beraber yer alırlar. Sonraki yıllarda ikisinin adı bir yazıda da yan yana gelir. Türk ırkçısı Nihal Atsız 1966 yılında yazdığı yazısında ‘Türk Devleti şimdiye kadar bunları kendisinden ayrı tutmamış, onlara her makamı vermiştir’ diyerek meclisteki Kürt mebusları sıralarken, Ağrı İsyanı’na önderlik yapmış Halis Öztürk ile Ağrı İsyanı’nda muhabirlik yapmış olan Esat Mahmut Karakurt’un da adını verir. ‘Türkiye’nin en büyük romancısı’ Esat Mahmut Karakurt, sadık bir Türk olarak yaşasa da ırkçı Nihal Atsız’ın radarına yakalanmaktan kurtulamaz. Şöyle yazar Nihal Atsız; “Atatürk çağının Milli Eğitim Bakanlarından Vasıf Çınar ile İstiklal Mahkemeleri Başkanı Ali Saip Ursavaş kürttü. Fakat bunların aklına Türklükten ayrı kürtlük diye birşey gelmiyordu ve Atatürk çağında böyle bir şey akla gelemezdi de. Atatürk ortalığa bir “Türklük Dehşeti” saçmıştı. Bu sayededir ki kürt olan Ali Saip, İstiklal Mahkemelerinde birçok asi kürdün idamında büyük rol oynamıştı. Demokrat Partinin ileri gelenlerinden Kasım Küfrevi ve Ağrı Mebusu Halis Öztürkde kürttüler. O zamanın Milli Eğitim Bakanlarından Celal Yardımcı’nın da kürt olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü Kayseri Cezaevinde kendisini lider tanıyan bir iki Türk mebus bulunduğu gibi mahbusluk hayatında kürtçe öğrenmeye başlaması da mim konulacak noktalardandır. Bugün de partilerin çoğunda kürtler bulunmaktadır. Yeni Türkiye Partisi’nin bir süre önce ölmüş bulunan mebusu Mustafa Ekinci ile Yusuf Azizoğlu kürttür. İkisi de kürt milliyetçisidir. Yine aynı partiden Muhlis Görentaş da milliyetçi kürtlerdendir.
Halk Partisinden Cihat Baban ve Esat Mahmut Karakurt kürttürler.
Adalet Partisi’nden Devlet Bakanı Cihat Bilgehan ile Gümrük ve Tekel Bakanı İbrahim Tekin de kürt asıllıdır.
Kürtlere büyük millet meclisi dışında da rastlamak mümkündür. Prof Şükrü Baban ile Prof. Abdulkadir Karahan ve Yassıada Komutanı Tarık Güryay, kürttürler.”  (Ötüken dergisi, 30 Nisan, 1966 Sayı: 28)


Atsız’ın nazarında ‘Kürt’, bir millet ismi olmayı hak etmediği için özel isim olmayı da hak etmiyordu. Bu nedenle ‘Kürt’ün baş harfini hep küçük harfle yazardı; ‘kürt’. Bir millete özgü isimden ziyade bir sıfattı onun için Kürtlük. Karakurt’un Ağrı’daki muhabirliği esnasında Kürtler için kullandığı ’vahşi’, ‘cahil’ gibi bir sıfattı.     

Atsız için Halis Öztürk de, Esat Mahmut Karakurt da ‘kürttür’, Esat Mahmut Karakurt’un devlete olan bağlılığının da, romancılığının da o anda Atsız için bir önemi yoktur.  Osmanlı Devleti zamanında Şûrâ-yı Devlet üyesi olan Urfalı Mahmut Nedim Bey’in İstanbul’da doğan (1902) oğlu Esat Mahmut, her ne kadar Kürtlere düşmanlıkta Atsız’dan geri kalmamış ve hiçbir zaman ‘Kürt’ olduğunu söylememişse de Nihal Atsız tarafından ‘kürt’ olduğu deşifre edilmiştir.


Bu yazı PolitikART'ın 293. sayısında yayımlandı

Newroz afişlerinin anlattıkları



• Bu yazıda görselleri ile beraber Avrupa’da Newroz vesilesiyle hazırlanmış afişlere, o afişlerde kullanılan figür, motif ve sloganların arkasındaki örgütsel güç ile ilişkisine ve vermek istediği mesajın neler olabileceğine odaklanacağız.



 

Bir zamana kadar sol örgütlerin kendilerini tanıtma ve taraftar bulmaları için en önemli araçlarından bazıları bildiri,dergi ve afişlerdi. Bildiriler, örgütün aktüel gelişmeler karşısında tutum ve tavrına dair fikir verirken, dergiler daha çok ideolojik yayın organıydı. Afişler ise görseli ile dikkat çeker, şehrin görünür bir duvarına, kahveye, derneğe, sendikaya asıldığında ilgi uyandırabilirdi. Öyle ki afiş için ayrıca bir planlamaya ihtiyaç vardı. Bu işe de sol literatürde ’afişleme çalışması’ veya ‘afişe çıkmak’ denilir. 70’li yıllarda Türkiye ve Kürdistan’da zamanla yayımladıkları bildiri veya çıkardıkları dergi üzerinden isimlendirilen ve kimi zamanla bu isimle de kitlesel bir güce kavuşmuş hareketler de vardır. 

Günümüzde farklı iletişim araçlarının ortaya çıkmasıyla beraber bu bahsi geçen araçlar eski popülaritesini kaybetti. Bu yazıda her ne kadar hâlâ kullanılıyor olsa da etkisi daha doğrusu büyüsü eskisi kadar güçlü olmayan afişlere bir göz atacağız. Görselleri ile beraber Avrupa’da Newroz vesilesiyle hazırlanmış afişlere, o afişlerde kullanılan figür, motif ve sloganların arkasındaki örgütsel güç ile ilişkisine ve vermek istediği mesajın neler olabileceğine odaklanacağız. Eldeki bütün afişlelerin bu yazıda kullanılmasının imkanı olmadığı için sadece 70’ler, 80’ler ve 90’larda çıkmış afişlerin bir kısmına yer vereceğiz.

Kürt örgütleri 70, 80 ve 90’lı yıllarda basıp yaydıkları afişlerle görünürlüklerini arttırmaya ve sempatizan kazanmaya çalıştılar.  Newroz da zamanla hakkında en çok afiş hazırlanan günlerden biri haline gelmiştir. Newroz afişleri çoğunlukla yapılacak etkinliğin yeri, zamanı ve kimin organize ettiği hakkında bilgilendirirken, bazen de aktüel gelişmerin nasıl karşıladığına dair bir fikir verirdi.  Sadece örgüt veya kurum adı, logosuyla beraber bir slogan, birkaç cümle ve resimle de afiş yapılırdı. (bkz. Afiş 4 ve 5) Hatta Newroz ömrü çok kısa sürecek olan örgütlerin kuruluşunu veya varlığını duyurmak için de kullandığı fırsattı. (Afiş 6)





80 öncesi Newroz afişleri 

60’lı yıllarda Avrupa’daki politize Kürt grupları daha çok öğrencilerden oluşan homojen bir yapıya sahipti. Fakat Avrupa’da günden güne artan Kürt kitlesi zamanla daha heterojen Kürt grupları ortaya çıkardı ve haliyle bu yeni gruplar her kesimden Kürt bireyinin dikkatini çekmeye çalıştılar. 

Bu homojen gruplardan biri olan KSSE (Kürtçesi: Komeley Xwendikaranî Kurd Le Ewrûpa- Türkçesi: Avrupa Kürt Öğrenciler Derneği),  Newroz’a ulusal bir anlam atfetmiş ve bu gün vesilesiyle etkinlikler, kartpostallar, bildiriler hazırlamıştır. 60’lı yıllarda KSSE’nin Newroz’a dair hazırladığı görsellerde daha çok ulusal kıyafetler giymiş, halay çeken erkek ve kadın çizimleri ağırlıktadır. Hakeza KSSE’nin logosu da bir Newroz motifi olan meşaleydi. 

70’lerde ise siyasi hedefleri olan farklı Kürt gruplarının Avrupa’da özellikle Almanya’da çoğaldığını söylemek mümkün. Bazen birkaç grup yan yana gelerek ortak Newroz gecesi yaparken bazen de sadece bir grubun organize ettiğini görürüz. 70’lerde çıkan afişlerde de yine görsel olarak daha çok Kürt folklorunu yansıtan görsellere yer verilir. Sloganlarda hitap ettiği bireyi örgütsel mücadeleye çağıran veya teşvik eden söz ve ibareler bulunsa afişteki görsellerde herhangi bir ’direniş’ iması bulunmaz. Yine bu yıllarda daha çok 'Pêşmerge' figürü ya da ona benzer silüetler afişlere yansır. Meşale en çok kullanılan motiflerin başında gelir. Demirci Kawa’yı çağrıştıran erkek figürler de görünürdür. Elinde örsü zincirleri kıran Kawa figürü sadece afişlerle de sınırlı kalmaz, tiyatrosu da yapılır. (Afiş 1 ve 3)

Bu yıllarda Newroz’a dair vurgular folklorik ve mitolojiktir. Örneğin PSK’ye yakın KOMKAR ve öğrenci grubu AKSA’nın 1979 yılında ortak düzenledikleri Newroz etkinliğinin afişinde ’2591’ rakamı vardır ki bu Newroz’un kaçıncı yılı olduğunu gösterir.(bkz. Afiş 2) Bu durumda Newroz’un başlangıç tarihi olarak 612 yılı kabul edilmiştir ki bu yıl aynı zamanda Medlerin Asur İmparatorluğu’nu yıktığı yıl olarak bilinir. Oysa Newroz’un bu tarihten başlatılması 70’li yılların yaygın ve tarihi olarak gerçeği yansıtmayan bir bilgisiydi. Bu hesaplama sonraki yıllarda da başka gruplar tarafından devam ettirilir. ( bkz. Afiş 7. Bu afişte de 1988 yılı Newroz’un 2600. yılı olarak kabul edilmiş)








12 Eylül sonrası 

80 sonrası Avrupa’ya açılan PKK için Avrupa’da çıkarılacak afişler önemlidir ve bu işi ince detaylarını düşenecek kadar ciddiye alır. Bunu PKK’nin iç yazışmalarında görmek mümkün. Söz gelimi PKK önderi Abdullah Öcalan, Ammar koduyla bulunduğu Lübnan’dan 12.02. 1981 tarihli 'Yönetici arkadaşlara!' başlıklı mektubunda işkencede öldürülen PKK’li Sait Şimşek anısına çıkarılacak afişin nasıl olması gerektiğini şu cümlelerle tarif eder: “(…) Ayrıca Kızıldere direnişçileriyle Sait Şimşek’in fotoğraflarını gönderiyoruz. Sait’in ayrı -kendisini İsmetler tanıt-, afişte kısa yaşamı belirtilir- diğerlerinin toplu direnmelerini yansıtan bir biçimde afişleri yapılmalı. Birisinin fotoğrağı yok. Çerçeve boş, altına sadece adı, doğum tarihi yazılır. Sloganlar Kürtçe olmalı. Dikkatle ele alınarak hazırlanmalıdır.“ (Abdullah Öcalan, Mektuplar, Weşanên Serxwebûn).  Mektubu izleyen süreçte bahsi geçen afiş belirtilen tarife uygun bir şekilde çıkarılır. 

80 sonrasında PKK’nin afişlerinde 12 Eylül işkencelerine direnen devrimcilerin resimleri, Newroz afişlerinde çok sık kullanılır. Özelikle ’Çağdaş Kawa’ olarak anılan Mazlum Doğan üzerinden Newroz’la hem mitolojik hem de güncel bir bağ kurulur. PKK’nin afişlerinde her yaş grubundan kadın ve erkeğin bulunduğu insan yığınlarını gösteren çizimler vardır. Kitleselleşmeyi veya bu hedefi gösteren resimlerin afişler için özel çizildiği çıkarımını yapmak çok da ihtimal dışı değildir. Çizimlerde estetikten ziyade vermek istediği mesajı görünür kılıp kılmadığı önemlidir. Mesela KOMKAR ise o yıllarda daha çok profesyonel bir ressamın tablosundan çıktığı anlaşılan resimler kullanılır. Vermek istediği mesajdan ziyade estetik kaygısı güttüğü söylenebilir. 

80’lerde resimlerle verilmeye çalışılan PKK’nin kitleler ile güçlü bir bağının olduğu mesajı, 90’larda ise fotoğraflarlarla verilmeye devam edilir.      

PKK’nin hazırladığı afişler tarihi figür ve motifler barındırsa da içinde bulunulan dönemin aktüel gündemiyle de direkt bağlantılıdır. Yaşanan gelişmelere bağlı olarak afişler hazırlanır, bu afişlerdeki sloganlarda dönemin ruhu ve temposunu yansıtan sözcükler tercih edilirdi. Bu yıllarda basılan afişlerde en çok vurgulanan sözcükler ’Serxwebûn’ ve ’Direniş’ sözcükleridir. (bkz. Afiş 9, 10 ve 11) 

1985’te ERNK’nin kuruluşundan sonra afişler artık ERNK (Eniya Rizgariya Neteweyî ya Kurdistan) imzasıyla çıkar. 




90’lar ile gelen değişim

ERNK imzalı afişlerde ’Newroz şehitleri’ olarak kabul edilen şahsiyetlerin sureti, bu kez 'Serhildan' mesajı ile kullanılır. 90’lar, daha çok halk ayaklanmalarını ifade eden 'Ser(î)hildan' kavramı üzerinden tanımlanır. ‘Ser(î)hildan’, kitlelerin devletin bütün engellemelerine rağmen Newroz’u kutladığı 90’lı yılların başında gelişen ayaklanmalarını anlatır. Bu serhildanlar 90’lardaki Newroz afişlerini de etkiler. (Bak. Afiş 12) PKK dışındaki diğer Kürt örgütleri de bu serhildan rüzgarının gerisinde kalmamak için Kürdistan’ın coğrafik sınırlarını gösteren harita ile ya da başka ulusal motifleri ile Cizre, Nusaybin, Şırnak gibi kentlerin Newroz kutlamalarından fotoğraflar kullanır afişlerinde.     



   

         

Afişlerde Öcalan

90’larda Öcalan’ın önder pozisyonuna gönderme yapan ve onu merkeze alan afişler de yıldan yıla çoğalır. (Bak. Afiş 13, 15 ve 16) 2000 sonrası ise Öcalan’ın esareti ve tecrit koşullarını gündemde tutmak için sürekli onun fotoğrafı kullanılır, ona dair vurgular yapılır. Hakeza 2000 sonrası aktüel gelişmeler, afişlerde de bir biçimde takip edilebilir. Söz gelimi 2014’te ve sonrasında Rojava direnişinde yaşamını yitiren bazı savaşçıların fotoğrafları sonraki yılların Newroz afişinde görünürdür. 


Söylenceden söyleme

Avrupa’da Newroz’un yavaş yavaş siyasi bir içerik kazandığı yıllar 70’li yılladır ki bu tarihte çok sayıda Kürt örgütü Kuzey Kürdistan’da ortaya çıkar. Bu yıllarda söylenceye dayanan Newroz cılız da olsa bir siyasi söyleme sahiptir. 80 sonrası ise ’zindan’,  ’direniş’,  ’serxwebûn’,  ’sömürgecilik’ gibi kavramlar üzerinden artık Newroz söylem yapıcı bir anlatıya dönüşür. Kürt örgütleri, Newroz’u örgütsel ve siyasi hedeflerine ulaşmada önemli görmüş ve  bu güne ilişkin etkinlikler, kampanyalar düzenlemişler. Bunlar içinde Newroz’un söylence yanını da kullanarak güçlü bir söyleme dönüştüren örgüt PKK’dir. PKK’nin kitleselleşmesi ile orantılı Newroz söylenceden çıkıp söyleme dönüşmüştür. Hatta bu duruma diğer örgütlerin kayıtsız kal(a)madığı ve bir biçimde bu söyleme yakın durmaya çalıştığını afişlerde de görmek mümkündür.(bkz. Afiş 14) Zira kendi üyelerinin, sempatizanlarının ve potansiyel taraftar kitlesinin Kuzey Kürdistan’dan olduğu göz önünde bulundurulduğunda orda yaşanan halk ayaklanmalarını hiç görmemesinin çok iyi bir tercih olmayacağını söylemek mümündür.     


Bu yazı PolitikART'ın 302. sayısında yayımlandı


 Bir ömrün ezgileri: Vengê Royî

  • “Çocukluğumuzda büyüklerimizden, atalarımızdan, komşularımızdan dinlediğimiz masallar vardı, hikâyeler vardı, bunların hepsi Zazacaydı. Dedim, demek bir müddet sonra, en fazla bir asır sonra bu dilden geriye eser kalmayacak. O günden sonra kendi anadilimle bir şeyler yapma gereği duydum.”


Geçenlerde Kadir Büyükkaya’nın Zazaca şarkılarından oluşan Vengê Royî-II albümü Deutsch-Kurdisches Kulturinstitut (Alman Kürt Enstitüsü) etiketiyle çıktı. 10 farklı sanatçı tarafından seslendirilen albüm ilgi ile karşılandı. Zazaca söz konusu olduğunda sıkça atıfta bulunan UNESCO raporlarını bir Hollanda gazetesinde tesadüf sonucu okumasıyla ortaya çıkmış Büyükkaya’nın Zazaca eserleri. Bunu hangi yol ile yapacağını düşünürken en iyi yolun o güne kadar aktif olmadığı müzik ile olacağına karar vermiş. Ayrıca önemli bir ayrıntıya da dikkat çekmekte fayda var; 2015 yılında Mikail Aslan ile beraber hazırladıkları ilk albümü amcası oğlu Necmettin Büyükkaya’ya adayan Kadir Büyükkaya ikinci albümü de Doktor Şivan’a ithaf etmiş.
Albüm üzerine sosyal medyada ve farklı mecralarda epey yazıldı, hakkında konuşuldu. Bu kez 40 yıldır Hollanda’da yaşayan Siverekli yazar ve şair Kadir Büyükkaya’dan dinleyeceğiz albümü ve oluşum sürecini.

2015 yılında Mikail Aslan ile yaptığınız ‘Vengê Royî’ albümünden sonra ‘Vengê Royî-II’ albümünü çıkardınız? Bu projenin fikri nasıl oluştu, projeden biraz bahseder misiniz?

Müzik, benim şimdi artık ilgi alanımın merkezine oturdu ama aslında ilgi alanım değildi. Daha fazla edebiyata ilgil duyuyordum. Edebiyatın şiir dalı fazla ilgimi çekiyordu. Aslında müziği kucağımda buldum, sahiplenmek zorunda kaldım biraz da. Bunun çok önemli bir sebebi de var. Biliyorsunuz 40 yıldır Hollanda’da yaşıyorum. Bir gün bir Hollanda kahvesinde oturmuş bir arkadaşı bekliyordum, randevum vardı kendisiyle… Bir kahve içerken masada duran bir Hollanda gazetesine gözüm takıldı. Okumak için açıp bakmak isterken tesadüfen kültür sayfasını açtım. O sayfada UNESCO’nun yeryüzünde yok olma tehlikesi yaşayan dillerle ilgili hazırladığı rapordan bahsediliyordu, baktım ki bu diller arasında anadilim Zazaca da var. Çok etkilendim tabii, üzüldüm de… ‘Vay anasını’ dedim, çocukluğumuzda büyüklerimizden, atalarımızdan, komşularımızdan dinlediğimiz masallar vardı, hikâyeler vardı, bunların hepsi Zazacaydı. Dedim, demek bir müddet sonra, en fazla bir asır sonra bu dilden geriye eser kalmayacak. O günden sonra kendi anadilimle bir şeyler yapma gereği duydum. Uzun uzun düşündüm, neler yapabilirim diye. Önce yazılı edebiyata yönelmek istedim, Zazacamı biraz daha ilerletirsem çocuk kitapları yazarım ya da öyküler yazarım diye düşündüm.

Yani önce yazmak geçti aklınızdan?

Evet fakat bunun kısa vadede çok işe yaramayacağı kanısına vardım çünkü Zazaca okuyanların sayısı son derece az, öyle bir alışkanlık yok toplumda. Dolayısıyla da ev ev kitapları dağıtsan bile onla raflarda kalacak, birileri kalkıp raflardan o Zazaca kitapları indirip okumayacak, bu az çok Kurmancî için de geçerli. Oysa acelemiz var, acele etmemiz gerekir! Bu konuda en iyi yol yöntem müziktir diye düşündüm dolayısıyla da müziğe yöneldim. Siverekli olmanın getirdiği başka bir sıkıntı da vardı; Zazacanın konuşulduğu diğer bölgelerde diyelim, Dersim, Bingöl, Varto ondan sonra Erzincan hatta Koçgirî o yörelerde Zazaca müzik çalışmaları vardı, yapılıyordu ama Siverek coğrafyasında tarihi nedenlerden dolayı ki ben bunu iki nedene bağlıyorum, birisi din diğeri de feodal anlayış, fazla gelişmemiş. Bu iki etken Zazacanın müziğe dönüşmesini engellemiş ama diğer bölgelerde böyle bir sıkıntı olmadığı için Zazaca müzik kendini biraz daha ifade edebilmiş. Ama Siverek’te öyle bir şey yok. Düşünebiliyor musun şu an nüfusu 300 bin olan Siverek gibi bir yerde ki nüfusu Türkiye’de 39 vilayetten daha fazla ve halkın yüzde 70’i Zazaca konuşuyor. Yüz yıldır müzik alanında ne bir araştırma ne bi çalışma var. Sivereklilerin geçmişten kalma iki müzik parçası var; biri Ding Dingo biri de Xim Ximê’dır. Bu iki parça da dejenere olmuş bunların da sadece nakarat kısmı kalmış ki o kısımlar da tahrip edilmiş. Bu durumdan yakınmak sonucu değiştirmeyecekti dolayısıyla bir şeyler yapabilir miyim anlayışıyla yola çıktım. Böylece Zazaca müzik yapma fikri o Hollanda kahvesinde okuduğum kültür sayfasındaki hazin raporla bende oluştu.

Sonrasında Mikail Aslan ile tanıştınız…

Sonrasında başladım beste yapmaya. Benim bir avantajım vardı. Benim aile ortamımda herkes Zazaca konuşuyordu. Çocukluğum Zazacanın yoğun ve doğru konuşulduğu bir ortamda geçti ki bunun bir getirisi vardır tabii. Bir, iki, üç derken eserler birikti. Ben Mikail Aslan’la ilk albüm için masaya oturduğumda düzeltmeleri ve eklemeleri ile benim yaptığım birkaç anonim parça da dahil 45 tane eser vardı. Bunu nasıl halka ulaştıracağım arayışına girdim. Açıkçası ilk önce Şivan aklıma geldi. Şivan Perwer benim 40 yıllık bir dostum aynı zamanda hemşehrim oluyor. Onu haberdar ettim, sağ olsun kendisine teşekkür ediyorum, sazını aldı geldi. Bir akşam kaldı bizim evde, kendisiyle bu meseleyi konuştuk. Benim bir şartım vardı, benim bestelerimden oluşan eserleri bir albümde seslendirecek. Şivan’la sabaha kadar konuştuk, hatta o gece bir iki parça için sazını eline alıp bir şeyler yapmaya çalıştı. Sonra bana göre çok saygın bir teklifte bulundu. Dedi, ‘’Kek Kadir ben bunu seve seve yapmak isterdim ama Zazaca benim anadilim değil dolayısıyla ben bunların hakkını veremem. Bir parça da değil ki tüm albümü benim seslendirmemi istiyorsun’’. Kibarca reddetti yani ve bana bu işi Mikail Aslan’ın yapabileceğini söyledi. Ondan sonra Mikail Aslan ile temasa geçtik kendisiyle konuştum neden böyle bir şeye ihtiyaç duyulduğunu, Siverek’te yaşayan insanlarımızın Zazaca konusunda çok geri planda kaldığını, sahiplenilmesi gerektiğini bütün ayrıntıları ile kendisine izah ettim. Mikail arkadaşımız dinledi sonra da ‘’Ben bu dile bu kültüre duyduğum sorumluluk gereği projeyi üstleneceğim’’ dedi. Tabii bu da kolay olmadı çünkü bir sürü çevreden Mikail Aslan’a saldırı yapıldı.

Vengê Royî’nin ilk serisi 2015 yılında Kalan Müzik etiketiyle çıkmıştı.

Ne gibi saldırılar?

O dönem Dersimli bazı klasik sol gruplardan ‘’Bizim dilimizi, yani ‘Zonê ma’yı -onlar öyle diyor Dersim Zazacasına-, bırakmış gidip Siverek Zazacası ile müzik yapmaya çalışıyor.’’ Böyle çok yersiz şeylerdi. Fakat albüm çıktıktan sonra ne kadar yanlış yaptıklarını anladılar. Ben projeyi Mikail’e anlatırken de ‘’Biz bu proje ile Siverek’ten Dersim’e, Dersim’den Siverek’ e uzanan bir kültür köprüsünün temelini atacağız. Biz bunu başarabilirsek bu halka bir hizmetimiz olacak.’’ dedim. Aslında Siverek’teki bazı Zaza aşiretler Yavuz Selim döneminde Dersim’den kaçıp gelmişler. Mesela Yılmaz Güney’in babasının köyü Desman da buna dahildir. İnanç dışında ki o da zorla dikte dilmiş, bütün kültürel değerlerini koruyorlar. Bunları 400 yıl sonra bu çalışma üzerinden buluşturmak gerekir, dedim. Sağolsun Mikail hiçbir şart, koşul öne sürmeksizin ‘’Ben bu proje için hazırım’’ dedi. Ve iki yıl süren bir çalışma sonunda müzisyen Cemil Koçgirî’nin de katkılarıyla albümü 2015 yılında piyasaya çıkardık.

İlk albümde sadece Mikail Aslan vardı fakat ikinci albümde Kürdistan’ın farklı bölgelerinden Kürtçenin farklı lehçelerini konuşan sanatçılar var. İkinci albümün böyle olması sizin tercihiniz miydi?

Evet. Öncelikle hakkını teslim edelim. Birinci albümde değerli sanatçımız, önemsediğim bir ses olan Beser Şahin ‘Ez Pawena’ şarkısını seslendirdi. O şarkıda hazin bir hikaye var, 7 yıl, dört mevsim boyunca ortadan kaybolan oğlunun yolunu gözleyen bir annenin yaktığı ağıttır. Onu çok önemsemiştim, bu parçayı çok güzel bir şekilde birinci albümde yorumladı. Biz ikinci albümün hazırlıklarına üç yıl sonra başladık. Benim öyle bir takıntım var, ikinci bir çalışmam bir önceki çalışmadan daha iyi olmak zorundadır. Bunu nasıl başarabilirim diye oturup düşündüm. Sonra farklı coğrafyalardan rüştünü ispatlamış, kendi alanında deneyimli, birikimli sanatçılarımızı bir araya getireceğimiz bir albümde karar kıldım. Bu fikrimi daha önce birlikte çalıştığımız Mikail Aslan ile paylaştım. O da son derce mütevazice, ‘’Bu çok saygın bir çalışma, ses getirebilecek bir çalışma ben Hakan Akay diye müzisyen, yapımcı bir arkadaş tanıyorum, ona götürürüz ayrıntıları onunla konuşursun ben de bu işin içinde olurum, güç destek sunarım’’ dedi. ‘’Olur’’ dedim, bir yerde Mikail Aslan’ın referansı ile Hakan Akay ile görüştüm. Projeyi olduğu gibi ona da anlattım. Hakan da sağ olsun, heyecan duydu, kabul ettti. Diğer 10 sanatçı ile bizzat Hakan Akay ilgilendi. Ben önce stüdyoda kendi sesimle nasıl okunacaksa 10 parçayı seslendirdim. O da onları değerlendirdi, notaya döktü. Hangi parça hangi sanatçıya, hangi sese uygun bunu çok iyi tespit etti. Şimdi ne kadar ustaca davrandığını daha iyi anlıyorum. Kendisine beste giden arkadaşlar hepsi adeta kendilerine gönderilen parçalara aşık oldular. Teklif giden sanatçılardan bazılarının bu çalışma içerisinde yer almaları onlar için çok zordu. Çünkü bazılarının kendi projeleri, çalışmaları vardı. Mesela bunlardan birisi de Gülseven Medar’dı. Kendisi o dönem Tosca oyunu için hazırlık yapıyordu. Bunu bana daha sonra kendisi söyledi: ‘’Bana bu parça geldiğinde aslında çok yoğundum, kabul edecek bir durumda değildim parçayı dinledikten sonra Zazaca bilmediğim halde ruhumu sardı ve kabul ettim.’’ Sonuçta bu 10 sanatçıya besteler gitti ve iki buçuk yıllık çok titiz bir çalışma sonucu albüm çıktı. Ben kendi çabalarımı o sanatçı arkadaşların çabaları ile karşılaştırdığımda, ben hiç çaba sarf etmedim bütün emek, bütün çaba bu arkadaşlarındır diyorum. Bazı arkadaşlarımız kusursuz olsun diye dört defa stüdyoya girdiler. Bazı arkadaşlar telaffuzda iyi değildi mesela o yüzden tereddütler vardı ama ortak bir çaba ile sonuçta ciddi bir albüm ortaya çıktı diyebilirim. Ayrıca bu proje fikri bende oluştuğunda ilkin dost, arkadaş ortamında bahsettim ama ‘’Bana hayalci olmuyor mu, bir değil iki değil 10 sanatçıdan bahsediyorsun’’ diyorlardı. Gördüğüm kadarıyla albüm ilgi ile karşılandı. 35 farklı gazetede ve sitede haberi çıktı. Kısa bir sürede binlerce kişi Youtube üzerinden albümü dinledi.

Vengê Royî’nin ikinci serisi geçenlerde Hakan Akay’ın prodüktörlüğüyle Deutsch-Kurdisches Kulturinstitut (Alman Kürt Enstitüsü) tafafından yayımlandı.

Dijtial platformlardan söz etmişken bu albüm ayrıca CD olarak da çıktı. Bu da sizin tercihiniz miydi?

Evet benim tercihimdi. Üç gün arayla hem İstanbul’da hem Almanya’da CD olarak çıktı. Doğru, her şeyin dijitalleştiği bir çağdayız ama bizim coğrafyanın da farklı özellikleri var, insanlar hâlâ arabalarında, evlerinde CD kullanıyor. Dijitalleşme bir süreçtir ve o sürecin daha bir müddet devam edeceğine inanıyorum, CD sayfası daha kapanmadı bana göre. Bu yüzden CD olarak çıkmasını daha anlamlı buldum.
Ayrıca CD daha çıkmadan konser hazırlıklarına da girişmiştik. Projede yer alan sanatçılarla beraber İstanbul, İzmir, Diyarbakır final Siverek’te konserler yapılacaktı. Avrupa’da da Hollanda, Almanya, İsveç’te konserler yapmayı düşünüyorduk. Bir de düşünsene konserler organize ediyorsun ama CD yok, albüme dair fiziki bir şey yok. Dijitali bu işin neresine koyacaksın…

Konserler olacak mı peki? Salgın nedeniyle ertelendi mi?

Tabii. Tamamen erteledik. Ön hazırlıkları bile yapılmıştı. En kısa ve uygun zamanda konser projelerimizi hayata geçireceğiz. Bu konser dizileri kapsamında Süleymaniye’de konser yapmayı düşünüyorduk. Orda bununla ilgili bir takım görüşmelerimiz de oldu. Bu benim için de çok önemliydi. Neden önemliydi? Bunu yapmamız hâlinde belki de Süleymaniye halkı ilk kez bir etkinlikte Zazaca konuşan insanların lehçelerinden müzikler dinleyecekti. Koşullar uygun hâle geldiğinde Süleymaniye’de bu planımızı gerçekleştireceğiz.

‘Vengê Royî’ projesi devam edecek mi?

Konuşmamın başında söyledim, ilk albümü çıkardığımızda masada 45 ezgi vardı. Onlara birkaç yeni parça daha eklendi. Şu anda elimde üç albüm çıkarabilecek malzeme var. Nasıl ki ikinci albüm birinci albümü aştı, üçüncü albüm de bütün yönleriyle ikincisini aşmalıdır, böyle bir proje üzerinde duruyorum bunu altyapısını hazırlamaya çalışıyorum. Vengê Royî 5’in de sözünü verebilirim, sonrasını bilmiyorum tabii.

‘Vengê Royî’ isminin özel bir anlamı var mı?
Bizim Siverek çevresinde Çermik, Gerger de dahil kimse ‘Fırat’ demiyor. Fırat denildiğinde yabancı bir şey gibi geliyor. Şimdi belki asimilasyonun etkisiyle aşina oldular Fırat ismine ama bizde Ro’dur. Kurmancîde nehir için Rûbar denilir, Zazaca konuşanlar onun kökünü almışlar. Ro deniliyor. Bu ismin fikir babası da Mikail Aslan’dır. O dedi ‘’Bir ucu Dersim’e dayanıyor bir ucu Siverek’e ve ordan başka alanlara yayılıyor.’’ İkinci albüm için de isim üzerinden sohbetlerimiz oldu hem Mikail hem Hakan ile. Mikail böyle bir öneri getirdi, dedi: ‘’Gördüğüm kadarıyla Vengê Royî albümleri devam edecek dizi olacak onun için diğer çalışmalar için isim aramaya gerek kalmasın’’ Şimdiden Vengê Royî 3’ün müjdesini sizin aracalığınızla verebilirim.

Gördüğüm kadarıyla müzik ve edebiyatta çok faal olmamanıza rağmen heybenizde bu alanlara ilişkin epey şey biriktirmişsiniz. Son birkaç yılın ürünleri mi bunlar yoksa bu eserleri bu zamana kadar heybenizde çıkarmaya uygun zamanı mı beklediniz?

Benim üç farklı çalışma alanım var. Bunlardan birisi düzyazıdır, ikincisi şiir ve üçüncüsü de müzik. Benim şimdiye kadar yayımlanmış 5 tane kitabım var. Biri şiir, diğerleri anı ve anlatım kitaplarıdır. Bunlardan biri ‘Bir yanım Süleymaniye bir yanım Halepçe’ ki Sorancaya çevirildi, yayımlanmaya hazır bekliyor.


Bizim aile ortamında halkımızın tarihsel mücadelesinde isim yapmış bazı isimler vardır, bunlar tanınan şahsiyetlerdir. Ben bu saygın şahsiyetlerin etkisinde kalarak bu alanlara yöneldim. Mesela şiire nasıl yöneldim? Bizim yakın akrabalarımızdan birisi var, 49’lar Davası’nın ‘en genç’ sıfatı ile yargılananı Necati Siyahhan. Necati ağabeyimiz, kendisini büyük bir saygı ile anıyorum, bana şiir sevgisini aşıladı. 68 Kuşağı’nın dilinde olan ‘Nataşa’ şiirinin yazarıdır. Bu şiirle tanınıyor. Bu isimle bir kitabı da bulunuyor. Ahmed Arif gibi tek bir şiir kitabı var. Şiirde bu abimizin çok etkisinde kaldım ve ona karşı olan vefa borcumu ödemek için şiire yöneldim. Dolayısıyla da ‘Geceden Sabaha’ adında bir şiir kitabım çıktı. ‘Geceden Sabaha-2’ de hazır bekliyor masada onun da sonbahara doğru çıkması mümkün. Yurtseverlik çizgimi de belirleyen aile efradından iki isim var; 49’lar Davası’nda ‘en yaşlı’ sıfatıyla yargılanan Ali Karahan vardı, büyük amcamız. Kendisi hukukçuydu, aynı zamanda 60’lı yıllarda milletvekilliği de yaptı. Siverekli olduğu halde Hakkari’den bağımsız olarak parlamentoya girdi. Diğer isim de amcamın oğlu Necmettin Büyükkaya’dır. Necmettin Büyükkaya’yı fazla anlatmama gerek yok sanırım. Bu iki önemli şahıs benim yurtseverlik çizgimin ve ruhumun şekillenmesinde önemli rol oynadılar. Dahası bu edebiyatta beni besleyen bir damar oldu. Bir de ben çocukken 90 yaş civarında bir dedem vardı.O çok orijinal Zazaca destanlar anlatırdı. Başta Siyabend û Xece, Memê Alan gibi destanları hem türkü biçiminde hem de sözlü olarak anlatırdı. Bu da ben de bir damar oluşturdu. 1979’un sonunda yurtdışına çıktığımda heybemde bu üç çevreden miras aldıklarımı taşıyordum ve bir süre sonra da o bana yük oldu, ağırlık oldu. Ve o ağırlıktan kurtulmam için o heybeyi boşaltmam gerekiyordu.
Müzike gelince bunun da kanyağı annemdir. Annem bana o güzel Zazacanın tadını verdi ve dolayısıyla anneme olan sevgimle anadilimi sevme, anadilimle bir şeyler yapmanın arayışı içerisine girdim. Annem beni emzirdi helal, ak sütü ile. O bir borçtur. İşte o vefa borcunu ödemenin yolu da bana öğrettiği o dil ile bir şeyler yapmaktı, bu da müzik ile oldu.

Son yıllarda Zazaca eserlerin üretiminde gözle görülür bir artış olmasına rağmen bahsettiğiniz UNESCO’nun raporlarına göre hâlâ yok olma tehdidi altında olan dillerden biri. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Zazaca konuşan insanlar hep başkalarından yakındılar. ‘’İşte Zazacaya ilgi duyulmuyor, Kurmanclar ayrımcılık yapıyor falan filan’’ Bu ‘Vengê Royî’ çalışması ile yakınmanın anlamsız olduğunu anladım. Hiçbir şey yapamıyorsan çocukların ile o dille konuşur, onlara öğretirsin. Ben kendi aile ortamımda hem Kurmancca hem Zazaca konuşuyorum. Eşim Kurmanc’tır, ben Zaza’yım. Çocuklarım ikisini de konuşuyor. Ben Sorancayı da konuşuyorum, hepsi benim değerimdir. Son olarak albümle ilgili benimle söyleşi yapma nezaketini ve fırsatını gösterdiğiniz için size teşekkür ediyorum.

Bu röportaj 29 Mayıs 2020 tarihinde Yeni Özgür Politika gazetesinde yayımlandı


Bir cümlelik silah: Kürdistan sömürgedir

Foto: İbrahim Demirel 70’li yılların ikinci yarısında Kuzeyli Kürt örgütleri içinde sömürgecilik tartışmaları popülerdi. Ancak o günlerdeki ...